·216 syf.··Beğendi
···Okunma: 08 Mayıs 2026 16:23 “Keşke çocukken ölseydim.”
Perde böyle açılıyor. Öyle bir perde ki bu, üzerine kan sıçramış, naftalin kokusuyla bastırılmaya çalışılmış ama ekşimtırak, küflü şiddet kokusunu bir türlü gizleyememiş. Sibel K. Türker, Cennette Gibiyim ile bize bir hikâye anlatmıyor. Ruhumuzun köşelerine sakladığımız utancı, bir kız çocuğunun, Temenni’nin bakışlarıyla yüzümüze çarpıyor. İsmiyle müsemma olmayan, ismi bile bir ironi, bir iç çekiş olan kızın dünyasında cennet, ancak bir yokluk hâli olabilir. Çünkü varlık, onun için babasının annesini bıçakladığı ana şahitlik etmekti. Varlık, annesinin cansız bedeni başında bir duygu tanığı olmaya mahkûm edilmekti. Biz bu ülkede sadece ölen kadınların yasını tutmayı öğrendik. Siyah beyaz fotoğraflarının altında kaç dakika üzüleceğimizi, hangi etiketi kaç kere paylaşacağımızı ezberledik. Ama evlerin içinde kalanları, kanlı halıların üzerinde büyüyen çocukları, çocukların içindeki sessiz çığlığı hep bir perde arkasına ittik. İşte bu metin, o perdenin ardındaki karanlığa dair bir ağıt.
Türker’in dili, neşter kadar keskin ama bir o kadar da zarif. Acıyı bağıra çağıra anlatmıyor. Acıyı, mutfaktaki mayalı hamur kokusunun arasına sızan bir tekinsizlik gibi, tül perdelerin arasından süzülen solgun bir ışık gibi veriyor. Temenni, annesi öldürüldükten sonra sığındığı teyze evinde bir sığıntı olmanın ne demek olduğunu iliklerine kadar hissederken, aslında biz de kendi evlerimizde ne kadar yabancı olduğumuzu sorguluyoruz. Teyze evi, baba evinden daha güvenli değil, orada da başka bir eril zorbalık, başka bir sessizlik var. Eniştenin bakışları, kuzenlerin kayıtsızlığı... Kadınlığın bu topraklarda nasıl bir güvencesiz hâl olduğunu, Temenni’nin her adımında, her korkusunda görüyoruz. O, sevilmekten korkuyor. Çünkü onun dünyasında sevilmek, bir erkeğin mülkiyetine girmek ve nihayetinde o mülkiyetin sınırları içinde yok edilmek demek. Kocasına “Bana aşık değilsin değil mi?” diye sormasındaki can yakan umut, aşkın bir ölüm fermanına dönüştüğü coğrafyanın en dürüst itirafı. Âşık olunmamayı bir lütuf, hayatta kalma stratejisi olarak gören bir ruhun derinliğini hangi kelime tarif edebilir?
Kitap boyunca zaman, doğrusal bir çizgide ilerlemiyor. Temenni’nin bilinci gibi parçalı, darmadağın. Geçmişle şimdi arasındaki ince damarlar, okurun zihninde bir düğüm gibi dolanıyor -ki dolanmalı da. Yazarın bilinç akışı tekniği, bir kaçış estetiği gibi. Karakter, kendi zihninin içine hapsolmuşken dışarıdaki dünya o kadar vahşi ki, içe dönüş bir lüks değil, bir mecburiyet. Biz satırlarda dolaşırken, sadece birinin büyüme hikâyesine değil, bir ülkenin kadınlık tarihine, haksız tarihin satır aralarına bakıyoruz. Üçüncü sayfa haberlerinde gördüğümüz münferit olayların, aslında nasıl sistematik birer imha planı olduğunu, küçücük evlerin içine sıkışmış koca hayatların nasıl birer birer söndürüldüğünü hissediyoruz. Türker, cennet kavramını tepetaklak ediyor. Eğer bu dünya bir cehennemse ve biz bu cehennemin ortasında yanıyorsak, cennet ancak bu yangının dışına çıkabilenlerin, bir şekilde sıyrılabilenlerin ulaştığı boşluktur. Ama o boşluk da huzur değil, sadece acının dinmesi hâlidir.
Annenin varlığı romanda bir hayalet gibi dolaşıyor. Ölümüyle değil, öldürülme biçimiyle ve o anın Temenni’nin gözbebeklerine kazınmasıyla var oluyor. Bir kadının, evlatlarının gözü önünde en yakınındaki erkek tarafından yok edilmesi, sadece biyolojik bir ölüm değil. Evdeki tüm gelecek hayallerinin, neşenin ve güven duygusunun da toprağa gömülmesidir. Temenni, annesinin son bakışını, son nefesini kendi akciğerlerinde taşıyor sanki. Her nefes alışında kan kokusunu duyuyor. Türker, annenin çığlığını, Temenni’nin yetişkinlik hayatındaki her kararsızlığında, her geri çekilişinde yeniden üretiyor. Anne, bir mağdurdan öte, uyarı levhası olarak duruyor kızının önünde: "Sakın güvenme, sakın çok sevme, sakın teslim olma." Bu, bir nesilden diğerine aktarılan en acı miras. Şiddetin miras bırakılması için illa bir bıçak ya da silah gerekmiyor, korkunun genetik bir kod gibi ruha işlenmesi yetiyor da artıyor bile.
Temenni’nin kardeşi Ufkun ile olan ilişkisi, kitabın en sarsıcı yerlerinden biri. Annesini öldüren babaya duyulan sadakat, erkekliğin nasıl babadan oğula geçen bir zehir olduğunu kanıtlar nitelikte. Ufkun, ablasına düşman kesiliyor çünkü ablası doğruyu söyledi, polisi aradı, erkeklik otoritesine ihanet etti. Bu kopuş, sadece bir kardeşlik bağına vurulan darbe değil aynı zamanda bu toplumun nasıl karpuz gibi ikiye bölündüğünün de resmi. Bir yanda hayatta kalmaya çalışan, tanıklığının ağırlığı altında ezilen kadınlar diğer yanda babalarının gölgesinde mirasını devralan, o mirası bir onur madalyası gibi taşıyan erkekler. Temenni’nin, babası hapisten çıkma vakti yaklaştığında hissettiği korku, sadece bir babadan korkmak değil her an ensesinde hissettiği ters adaletin, her şeyi örtbas eden sistemin korkusudur. Baba figürü burada sadece bir şahıs değil bence her an kapıyı çalıp içeri girebilecek, nerede kalmıştık diyebilecek otoritenin ta kendisi.
Metin ilerledikçe Temenni’nin bir tur şirketinde çalışması, dünyayı gezme hayalleri ve kurduğu güvenli ev hayatı birer kurtuluş gibi görünüyor. Ama yazar bize hissettiriyor ki, coğrafya her zaman kader değildir belki ama annenin düştüğü o an, her yerdedir. İstediğin kadar uzağa git, üzerindeki kan lekesi seninle gelir. Temenni'nin kocasıyla olan ilişkisi ise başka bir trajedi. Adamın kötü biri olmaması, onu dövmemesi ya da sövmemesi yetmiyor. Adamın Temenni'nin ruhundaki yarığı görmemesi, etrafında sıradan bir hayat sürmeye çalışması, aslında şiddetin bir başka boyutu: Görülmeme ve yalnız bırakılma şiddeti. Temenni, kocasının kollarında bile o günün soğukluğunu hissediyor. Aşkın bir kurtuluş olmadığını, aksine yeni bir tehdit alanı olduğunu düşünen bir kadını kim, nasıl ikna edebilir yaşamanın güzelliğine?
“Cennette gibiyim” cümlesi, roman boyunca bir ironi bayrağı gibi sallanıyor. Hayatta kalmanın kendisinin lütuf sayıldığı, ‘bugün de öldürülmedim’ demenin bir şükür sebebine dönüştüğü yerde, cennet sadece rüyadır. Kitabı bitirdiğinizde elinizde kalan bir suç ortaklığının bilinci oluyor. Biz sustuğumuz her an, evlerin içindeki çığlıkları duymadığımız her gün, Temenni’nin “keşke çocukken ölseydim” cümlesine bir imza da biz atıyoruz. Yazarın anlatımı, acıyı hafifletmiyor aksine acının ne kadar estetik bir vahşete dönüşebileceğini gösteriyor. Bir kelebeğin kozasından çıkma çabası gibi Temenni’nin çabası ama koza o kadar sert örülmüş ki, kanatlarını açtığında bile üzerinde kan lekelerini taşıyor.
Toplumun bu olaylara bakışı da romanın satır aralarında ince ince işlenmiş. Komşuların meraklı ama hiçbir riske girmeyen bakışları, adaletin yavaş ve taraflı işleyişi, aile büyüklerinin ‘kol kırılır yen içinde kalır’ diyerek cinayeti bir namus meselesine indirgemesi... Hepsi orada. Sibel K. Türker, sadece cinayetin sonrasını değil, cinayeti mümkün kılan suskunluk duvarını da anlatıyor. Temenni, o duvarın altında kalmış bir çiçek gibi ne tam ölebiliyor ne de tam açabiliyor. Onun hayatı, enkazın altında bir nefes boşluğu bulma çabasından ibaret. Ve biz okurlar olarak, enkazın başında öylece durmuş, bu zarif anlatımın acısıyla sızlıyoruz.
Bu kitap, bir kadının direnişinden ziyade, bir kadının katlanma sınırlarını anlatıyor. Direniş, ancak bir umut varsa mümkündür. Temenni’nin dünyasında ise umut, sadece bir başka hayal kırıklığının ön sözüdür. Yine de teyze kızı karakteriyle, okuyan, sorgulayan ve boyun eğmeyen Pamuk Prensesler doğuran kadınlarla bir ışık sızdırıyor yazar. Belki de kurtuluş, birbirimizin yarasına merhem olmaktan, kız kardeşlik bağını yeniden yeşertmekten geçiyor. Ama bu o kadar zor, o kadar uzak bir ihtimal ki... Kitabın sonundaki yüzleşme anı, sessiz bekleyiş, her şeyin bittiği ama aslında hiçbir şeyin değişmediği nokta; bize bu coğrafyada kadın olmanın, her gün yeniden doğup her gün yeniden ölmek olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Babanın tahliyesi yaklaştıkça artan gerilim, aslında kadınların her gün hissettiği huzursuzluk değil mi?
Cennette Gibiyim, okuru aynanın karşısına geçiren bir metin. Gördüğümüz yüz, bazen kurbanın, bazen failin, bazen de sadece izleyicinin yüzü. Ama en çok da duygu tanıklığının yükü altında ezilenlerin yüzü. Cennet bu dünyada değil, bu dünyada sadece hayatta kalma sanatı var. Ve biz bu sanatı, en çok da canımız yanarken icra ediyoruz. Yazılan her kelime, atılan her çığlık, Temenni’nin hiç gerçekleşmeyen temennisine bir selam gönderiyor. Bir gün, gerçekten cennetteymiş gibi hissedebileceğimiz bir dünya kurma hayaliyle değil sadece, artık kimsenin “keşke çocukken ölseydim” demediği bir sabaha uyanma umuduyla... Ama o sabah, hâlâ çok uzak bir ufuk çizgisinde saklı duruyor. Bu incelemeyi bitirirken içimizde kalan boşluk, yazarın başarısının kanıtı. Çünkü gerçek edebiyat, bizi koltuklarımızdan indirip kanlı halının üzerine oturtandır. Ve Sibel K. Türker, bizi tam da oraya, Temenni'nin yanına, çocukluk sızısının tam kalbine bırakıyor.
Kitapla kalın.