Altıncı Koğuş, yalnızca bir akıl hastanesi hikâyesi değil; toplumun “normal” kabul ettiği düzenin aslında ne kadar çürümüş olduğunu yüzünüze vuran oldukça sert bir metin. Kitap boyunca ilerledikçe insan şunu fark ediyor: Buradaki asıl delilik, akıl hastanesindeki insanların durumu değil; dışarıdaki insanların bu düzene alışmış olması. Anton Çehov, baştan sona felsefi diyaloglarla örülü bir yapı kurmuş ve özellikle özgür düşünce, vicdan, ahlak ve otorite kavramlarını oldukça çarpıcı şekilde işlemiş. Bana göre “Altıncı Koğuş”, aklını kullanan, sorgulayan, ahlakı rehber edinen insanların sistem tarafından dışlandığı bir metafor aslında. Düzenin dışına çıkan herkesin “deli” ilan edildiği bir dünyada geçiyor hikâye. Bu yönüyle kitap yalnızca 19. yüzyıl Rusya’sını değil, düşünceye tahammül edemeyen bütün toplumları anlatıyor. Özellikle yöneticilere yönelik eleştiri çok sert; yeniliğe, gelişime ve değişime kapalı insanların tek korkusunun sahip oldukları konforu kaybetmek olduğunu görüyoruz. Koltuklarını korumak uğruna, en yakınındakini bile gözden çıkarabilecek bir düzen eleştirisi var satır aralarında. Dmitriç ile Doktor Yefimıç arasındaki diyaloglar ise kitabın en güçlü tarafı. Bir tarafta toplum tarafından deli ilan edilmiş ama vicdanını kaybetmemiş bir aydın, diğer tarafta onu anlamaya çalışan idealist bir doktor görüyoruz. Bu iki karakterin konuşmaları sırasında psikolojiden siyasete, ahlaktan özgürlüğe kadar birçok konu derinlemesine sorgulanıyor. Çehov’un dili ağır değil ama etkisi ağır; sade bir anlatımla insanın içine işleyen kasvetli bir atmosfer kurmayı başarıyor. Kitabı okurken o karanlık koridorları, rutubetli duvarları ve çaresizlik hissini neredeyse fiziksel olarak hissediyorsunuz. En etkileyici tarafı ise şu: Kitap bittiğinde “Gerçekten deli olan kim?” sorusu zihninizde uzun süre kalıyor. Çünkü bazen toplumun normlarına uyum sağlayamayan insanlar değil, o çürümüş normların kendisi problemli olabilir.