Puslu Kıtalar Atlası beni biraz arada bıraktı. Başlangıçta, kitabın öykü kitabı mı yoksa roman mı olduğunu bir türlü anlayamadım. İlk birkaç bölüm farklı karakterler üzerinden gidince öykü kitabı olduğunu farz edip şaşırmıştım ama her hikayenin bir şekilde birbirine bağlanmaya başlamasıyla neyin ne olduğunu ben de yavaş yavaş anlamaya başladım. Sonra da her şey tekrar dağıldı. Okuma serüvenim boyunca da bu karmaşa hep devam etti.
Anladım ki bu kitap parçalardan oluşan bir bütün. Sonra da anladım ki bu adam (İhsan Oktay Anar) bir bütünü almış, onu parça pinçik etmiş ve öyle parçalara bölmüş ki artık birbirlerine uymuyorlar. Yani başka nasıl anlatabilirim bu kitabı bilmiyorum. Karakterlerin hepsi birbirinden ilginç olduğu için kitabı okumak son derece akıcı ve keyifliydi ama bir hayal gibi geldi geçti resmen.
Şöyle bir düşüncelerime bakıyorum; karakterlerin hepsinin hikayesini yalayıp yutmak istercesine okumak istiyorum ben ama kiminin başı belli değil, kiminin de sonu yok... Bu yüzden de okuma sürecimden aldığım keyif tıpkı kitabın kendisi gibi başından sonuna dek hep gelgitliydi. Kitabı tam olarak nereye koyacağımı da bu yüzden asla kestiremiyorum. Keşke kitaptaki karakterlerin her birinin kendine özel ayrı bir kitabı olsaydı ve bütün hikayesini baştan sona okuyabilseydim diye düşünmeden edemiyorum.
Sanırım bu da kitabı parçalar halinde beğenmiş olsam da bir bütün olarak tatmin olmadığım anlamına geliyor. Kitaba başlarken beklentim o kadar yüksekti ve kitap da o beklentiyi o kadar karşılayacak gibiydi ki son sayfayı okuyup anlamsız bir rüyadan uyanmış gibi hissetmek beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Ben de alıp onu bağrıma mı basayım yoksa unutup başka kitaplarda mı kaybolayım bilemiyorum şu an.
Sonuç olarak kitabın benimsediği kendine has bir tarzı, bozmak istediği bazı gerçeklikleri var ama bana tahmin ettiğim kadar hitap edemedi. Zihnimde, karakterlerinin benzersizliği ve "aslında nerelere giderdi bu hikaye var ya" şeklinde düşüncelerle yer edinecek.