Geçmiş çözülmemişse, insanın şimdiyle olan bağını koparır. Hatıralar, kırgınlıklar ve söylenmemiş sözler zihinde donup kaldığında, insan ne bugünü tam anlamıyla hissedebilir, ne de yarını düşleyebilir. Zaman ilerler, takvimler değişir ama ruh hep o düğümün atıldığı yerde asılı kalır.
Haluk Bilginer’in canlandırdığı "İbrahim" karakteri, sevgisini göstermeyi hiç öğrenememiş bir babadır. Oğlu Ömer ise bu derin boşluğun içinde, geçmişin o soğuk sessizliğine saplanmıştır. Baba, yaptığı hatalarla yüzleşmekten kaçtıkça, oğul, o hataların karanlık gölgesinde hapsolur. Sevmekle nefret etmek, ait olmakla gitmek arasında sıkışan bu ilişki, her ikisini de şimdiki zamandan koparır. Ömer, babasına dair biriktirdiği kırgınlıkları bir yük gibi sırtında taşıdıkça ne anı yaşayabilir, ne de geleceğe yer açabilir. İbrahim ise sarsılmaz suskunluğuyla, bu yükün yıllar içinde daha da ağırlaşmasına seyirci kalır. Aralarındaki mesafe kilometrelerle değil, konuşulmayan, yüzleşilmeyen o geçmişle büyür.
Cenk Ertürk'ün yazıp yönettiği "Nuh Tepesi", sıradan bir hesaplaşma hikayesinden ziyade, zamana sıkışmış bir baba-oğul dramını ilmek ilmek işler. Ölümün eşiğindeyken bile katı kabuğunu kırmayan bir baba ile bu sertlik karşısında çaresizce kendi kimliğini arayan bir oğul... Film, bize şu can alıcı gerçeği fısıldar: Geçmiş affedilmedikçe, insan bugünü ıskalamaya mahkumdur. Bugünü ıskalayan bir ruh içinse, gelecek her zaman bir yanı eksik kalacak bir masaldan ibarettir.