Belli sayıda malzemenin içinde dönüp durduğu bir çamaşır makinesi gibi çalışan, paldır küldür yazılmış bir roman. Çamaşır makinesi içindeki hiçbir kıyafet nasıl ki teknenin dönüşünün yol açtığı kaotik etkiden kurtulamıyor, romana konu olan hiçbir olay da diğerleriyle nedensel bir ilişkiye girip tek bir ana akımın içinde kurmacayı nihayete erdirecek olan sona doğru akışa geçemiyor.
Bu, hiç kuşku yok ki, Latife Tekin'in bile isteye yaptığı bir şey. Ama Gabriel Garcia Marquez'in etkisiyle, ama kendiliğinden. Buna yanıt vermeye çalışmak benim burada kolları sıvayacağım iş değil.
Kesin olan bir şey var ki, "büyülü gerçekçiliğe" ruh ve anlam katan şey olgu dünyasını onu deneyimleyen insanların anlam dünyasıyla ayrıştırmayı reddetmek, bu ikisini mümkün olduğunca birbiriyle kaynaştırmak ise; ona şekil veren form öğesi de bahsini etmekte olduğum paldır küldür yazılmış olma izlenimi.
Bu, yazarın tanrısal konumundan türemesi beklenecek ve son kertede metne rota çizecek olan nihai dokunuşun her daim bakış açıları sınırlı kalan roman karakterlerinin mustarip olduğu defolar tarafından sekteye uğratılmasının büyülü gerçekçilik açısından vazgeçilmez olduğunu ortaya koyuyor.
Gerçeklik büyülü, zira onu kurmakta olan ve aralarında asla bir diyalog gerçekleşemeyen karakterler kelimenin tam manasıyla efsunlu.