Madame Bovary'nin yazarı Gustav Flaubert büyük şahaserindeki ana temayı tekrarlamış bu eserinde.
Malum, Fransa'da Paris metropol, geri kalan her yer province, yani taşra. Gerçi taşra deyince orada bizim sözcüğe yüklediğimiz anlamın tam olarak aynını yüklemiyor Fransızlar. Bizde taşra biraz da geri kalmışlık tınısı taşırken, Fransızlar sözcüğü daha nötr ve coğrafi anlamda kullanıyorlar gibiler: Paris-dışı anlamında. Ama yine de Parisli olmamak bir Fransız için İstanbul dışında ikamet eden bir Türk'ün yaşadığından çok daha fazla stres yaşamasına neden oluyor, bu da bir gerçek. Bu şu demek ki, Parisli olmayan bir Fransız İstanbullu olmayan bir Türk'e göre kendini çok daha oyun dışı kalmış, bir çok şeyi kaçırmış gibi hissediyor. Nurdan Gürbilek sevenler onun bu mevzuu Tanpınar ve Atılgan'ı karşılaştırdığı bir metninde ne kadar güzel analiz ettiğini hatırlarlar.
Şu halde Duygusal Eğitim'in de gerçek mutluluğu doğduğu kasabada yaşayabilecekken ille de Paris'e gitmeyi kafasına koymuş Fréderic adlı karakterin hayatından uzunca bir kesite ayrılmış olması çok normal. Karakter romanın sonunda arkadaşıyla bütün bir duygusal eğitiminin koca bir Paris macerası ve buradan kaynaklı bir düşkırıklığından müteşekkil olduğunu konuşmasaymış da biz anlayacakmışız Flaubert'in derdini. Ama bu kişisel tecrübenin 1848 devriminin yarattığı düşkırıklığı ile aynı paralelde ele alınması hem romana tarihsel bir karakter kazandırmış, hem de boyut katmış.
Okunmadan geçilmemesi gereken bu klasik eseri herkese tavsiye ediyorum.