Nikolay Gogol’un "Bir Delinin Anı Defteri" adlı eseri, Çarlık Rusyası’nın katı bürokratik hiyerarşisi altında ezilen küçük memur Poprişçin’in, toplumsal statü arayışı ve karşılıksız aşkın pençesinde, gerçeklikten kopuşunu çarpıcı bir psikolojik derinlikle sunuyor. Başlangıçta müdürünün kızına duyduğu imkansız tutku ve soylu bir sınıfa ait olma arzusuyla sadece takıntılı bir karakter sergileyen kahramanımız, sistemin kendisine dayattığı aşağılık kompleksinden kurtulmak için, önce köpeklerin konuştuğuna ve mektuplaştığına inanmaya başlar; bu hezeyanlar, dış dünyadaki hor görülme ve yetersizlik hissinin bir savunma mekanizması olarak gelişerek, sonunda Poprişçin’in kendisini İspanya Kralı ilan etmesine kadar varan dramatik bir şizofrenik kırılmaya evrilir. Gogol, olay örgüsünü günlük formatında tarihlerin giderek absürtleştiği (34 Mart, Nisan’ın 0’ı gibi) bir zaman algısıyla örerken, aslında bireyin deliliğini değil, insan onurunu hiçe sayan bir toplum düzeninin asıl "deliliğini" hicveder; sonuçta tımarhaneye kapatılan Poprişçin’in annesine yakarışıyla sonlanan bu trajikomik anlatı, bürokrasi çarkları arasında un ufak olan "küçük adamın" varoluş sancısını edebiyat tarihinin en sarsıcı portrelerinden biri hâline getiriyor.