Sodom ve Gomorra Üzerine
9/10
·546 syf.··
Beğendi
·
2026 19. kitabı
Sodom ve Gomorra, Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde dizisinin 1921–1922 yıllarında yayımlanan dördüncü cildidir. Sodom ve Gomorra, eski ahitte ve Kur’anda adı geçen, zulüm, adaletsizlik ve ahlaki yozlaşma nedeniyle yok edilen iki şehirdir. Ancak Proust’un amacı, bu iki şehri teolojik bağlamda hikaye etmekten çok bu şehirleri metafor olarak merkeze alarak modern toplumun iki yüzünü okuyucu ile paylaşmaktır: toplumdaki görünür yüzler ile gizlenen hayatlar. Sodom ve Gomorra, tarihsel ve dini anlatılarda zulüm, adaletsizlik ve ahlaki yozlaşma nedeniyle yok edilen yerlerdir. Zamanla bu iki isim, yalnızca belirli günahların değil, toplumsal çelişkilerin ve bastırılmış gerçekliklerin metaforu haline gelmiştir. Proust da işte bu çağrışımı kullanarak, toplum içinde bireylerin takındığı maskeleri, ikili yaşamlarını ve görünmeyen arzularını görünür kılmayı hedefler. Bu kitap tam anlamıyla Jung’un arketiplerinin (persona, gölge, anima/animus) hayat bulmuş hali. Bu ciltte özellikle dikkat çeken tema, eşcinselliğin yalnızca gizlenen bir eğilim değil, toplumsal ilişkileri şekillendiren, kimliği dönüştüren bir yapı olması gerçeğidir. Sosyete salonlarında ya da Vendurinlerin evinde yaşanan olaylar hayatın bizlere öğrettiği bir gerçeği çok güzel sahnelemiş: insanlar sadece bir şeyi saklamaz; aynı zamanda kendilerini, başkalarının bakışı altında sürekli yeniden kurarlar. Bu salonlarda yaşananalar adeta kimliğin, sabit bir öz olmaktan çok bir tür sosyal performansa dönüşmesinin betimlemesidir. Proust’un önceki ciltlerde koku ve tat gibi duyular aracılığıyla tetiklendiğini anlattığı gayri iradi hafıza anlayışı, bu kitapta bu sefer mekân üzerinden anlatılmış. Proust, mekânlar artık yalnızca geçmişi hatırlatan sabit noktalar değil, hatırlayan benliğe göre sürekli değişen ve yeniden anlam kazanan yapılardır demiş özetle. Biraz kendi hayatlarımızı mercek altına alabilsek, aynı yerin, farklı zamanlarda farklı bir benlik tarafından deneyimlendiğinde, aslında bambaşka bir mekâna dönüştüğünü farketmez miyiz aslında? Bu cildin benim dikkatimi çeken bir diğer önemli boyutu da uyku ve rüyalar üzerine yürüttüğü fikirler oldu. Proust, uykuyu yalnızca günlük yaşamın bir parçası olan fizyolojik bir durum olarak değil, bireyin kendisinden uzaklaştığı, hatta başka bir varoluş biçimine geçtiği bir alan olarak ele almış. Rüyalar bu bağlamda, bilinçli benliğin sınırlarını zorlayan bir deneyim alanı olarak ifade edilmiş. Nihayetinde olmazsa olmaz bir şekilde tüm bu temalar, Proust’un temel konularından birine, “Hatırlanmayan bir hatıra gerçekten yaşanmış sayılabilir mi?” sorusuna bağlanmış. Proust, hatırlamadığımız şeyler benliğimizin dışında mı kalır, yoksa biz fark etmesek de varlığımızı biçimlendirmeye devam mı eder? sorgulamasını yapmış ve ben de kitap bittiğinde bir müddet bu sorgulamayı yaptım gerçekten. Sodom ve Gomorra, bir önceki ciltte olduğu gibi çoklukla sabır ve biraz da dikkat talep eden bir metin. Ancak bu çaba, yalnızca bir dönemin toplumsal yapısını değil, insanın kendi içindeki çok katmanlı yapıyı ve gizli yaşamını görmesini sağlayan güçlü bir farkındalık olarak okuruna dönüyor. Seride ilerledikçe yan etki olarak artık okuduğum neredeyse her kitapta biraz Proust görme durumu baş göstermeye başladı. Dolayısı ile mutlaka bu seriyi okuyun diyorum.
Edebiyat
Sodom ve GomorraMarcel Proust · Yapı Kredi Yayınları · 19971,760 okunma
·
22 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.