Gönderi

9/10
·423 syf.··
2026 5. kitabı
Kitabı bir kahraman etrafında şekillen olaylar silsilesi veya eylemler bütünü olarak okumaya çalıştığımda çok defa elimden bıraktım, bir şeyler olacak umuduyla sayfaları çevirirken fazla basit gelmeye başladı. Kitabın adından olsa gerek, büyülü bir atmosfer beklentisi romanın önemini kavramaya engel oluyor. Halbuki Hans Castorp’un yalnızca bir başkahraman değil, modern insanın tereddüdünün, ertelenmiş hayatının ve kararsızlık halinin ete kemiğe bürünmüş hâli olduğunu kavrayınca işler biraz daha kolaylaşıyor. Farketmesi biraz sabır isteyecek şekilde, Castorp büyük idealleri olan bir kahraman olarak değil, sıradanlığın içindeki bir gerilim olarak kurgulanıyor. Romanın daha başından “çok da genç, hayata pek öyle sağlam kök salmamış” cümlesi karakterin nasıl temessül edeceği, ne surette karşımıza çıkacağına dair biraz gizem katıyor. Bence Hans dünyaya tam yerleşememiş bir insandır. Davos’a hasta kuzenini görmek için gittiği iki günlük yolculuk maddî olmaktan çok manevîdir, aşağıdaki düz dünyadan yukarıdaki askıya alınmış zamana geçişi yansıtır. Kahraman hayata karışmak için değil, hayattan uzaklaşmak için yola çıkar. Bu noktada Hans Castorp etkin değil, edilgen bir rol üstlenir. O, olayları başlatmaz, olayların içinden geçen bir karakterdir. Castorp’un fiiliyatı iradesinden değil, çağının bütün çelişkilerini üzerine çekebilmesinden kaynaklanır. “Ne bir dahi, ne de bir aptaldı” cümlesi de genel bağlamda önemlidir. Mann, onu hâkir görerek, istihkâr ederek değil, dikkatlice sıradanlaştırır (sf 46). Çünkü asıl trajedi olağanüstü insanların değil, yönünü bulamayan sıradan insanların trajedisidir. Hans’ın problemi yeteneksizlik değil, amaçsızlıktır, kendisi pekâlâ yeni yetme bir mühendistir sonuçta. Büyük anlatıların çözüldüğü, Tanrı’nın sustuğu, ilerleme fikrinin mekanikleştiği bir çağda insan neden/nasıl yaşar? Hans bu soruyu bir ses sahibi olarak sormaz, hastalık bu yüzden romanda yalnızca tıbbi değil, felsefî bir durumdur. Hans’ın ölüm fikrine duyduğu yakınlık da sıradan bir melankoli değildir. “R.I.P. dünyanın en güzel deyişi” demesi, yaşam karşıtı bir romantizmden çok, ölümün ciddiyetine duyduğu saygıdır. O, gürültüden hoşlanmaz; taşkın canlılıktan çok hüzne meyleder. Yaşamı coşkuyla değil, ağırlıkla kavrar. Bu yüzden sabır onun burada karakterin temel erdemidir. “Hiçbir şey yapmadan saatler geçirebilir” olması tembellik değil; günümüzde eksik olan ve belki özlemini duyduğumuz bir beceridir. Sanatoryuma gittikten sonra beni düşündüren bir diğer olay da purosunu içerken tad alamama sahnesidir, küçük bir olaymış gibi gözükür ama önemlidir (inceden tiryaki olanlar beni daha iyi anlayacaktır). Çünkü hastalığın ilk metafiziği burada başlar: dünyanın tadı bozulmuştur. İnsanın alıştığı gerçeklik bir anda yabancılaşır. Mann’ın kendisi bunu Avrupa minvalinde daha geniş bir kültürel çürümenin işareti gibi işliyordur belki ama benim için kişinin özlem duyduğu şeylerden artık zevk alamıyor olması bile benim için yeterince yorucu. Başta bahsettiğimiz büyük idealleri olmayan Hans’ın sadakati bile çoğu romandaki erdem anlayışından farklıdır. O, ilkelere değil sürekliliğe sadıktır. Uzun süren şeyleri değerli bulur çünkü zaman sanki onun için hakikatin ölçüsü gibi görünür. Bu belki muhafazakârlık, belki de fıtrattan gelen biraz duygusal atalettir. Ama aynı zamanda her şeyin çerez gibi tüketildiği modern kültüre karşı sezgisel bir direnç gibi de gelebilir. Sevgi, bağlılık, düşünce—bunların değeri hızda değil, kavrayışta ortaya çıkar. Mann onu bu yüzden hem eleştirir hem korur. Castorp’un “kahramanlığı”, kahraman olmamasıdır. Sonuçta Hans Castorp anlamın ertelendiği bir çağın dürüst tanığıdır. Belki de bu yüzden Mann onu ara sıra okuyucuyla doğrudan konuşarak “sıradan” kelimesinden kurtarır çünkü sıradan insanın kaderi, bazen çağın en büyük metafizik sorusunu taşır. Çok fazla imgesel okuma yapmak ne kadar doğru bilmiyorum ama bu kitapta ilişkiler üzerinden gitmekten başka çare yok gibi gözüküyor. Çünkü Castorp’un Settembrini ile ilişkisi yalnızca bir karakter ilişkisi değil, romanın düşünsel kısımlarından biridir. Settembrini aklı, Aydınlanma’yı ve insanın kendisini eğitim yoluyla kurtarabileceği inancını temsil eder. O, sanatoryumun sisli ve ölüm kokulu atmosferine karşı bir tür “medeniyet elçisi” olarak sahneye girer. Castorp ilk kez Settembrini ile karşılaştığında onun üzerinde bıraktığı etki biraz karışıktır: hem hafif alaycı, hem zarif, hem de yorucu derecede konuşkan bir adamdır. Settembrini sürekli konuşur çünkü onun dünyasında söz, yalnızca iletişim değil, ahlaki bir eylemdir. Konuşmak hem düşünmek hem de açıklamak demektir, böylece kötülüğe karşı direnmek demektir. Sessizlik ise ikrardan gelir, çoğu zaman teslimiyet demektir. Bu yüzden Hans’ın doğal eğilimi olan sessizlik, içe kapanma ve bulanık sezgisellik karşısında Settembrini neredeyse bir karşı kutup gibi durur. Hastalığı romantikleştiren sanatoryum atmosferine karşı çıkar çünkü ona göre hastalık çoğu zaman ahlaki bir estetik nesnesine dönüştürülmektedir. Oysa Settembrini için insanın görevi “yaşamı seçmek”tir. Ölüme şiir yazmak değil, yaşamı savunmak gerekir. Bu yüzden Hans’a sürekli bir pedagojik sabırla yaklaşır. Neredeyse roman boyunca onu “eğitmeye” çalışır. Başta da söylediğim gibi Hans onun gözünde henüz biçimlenmemiş, kök salmamış bir zihindir; kurtarılabilir bir gençtir. Burada ilişkileri klasik bir usta-çırak ilişkisine benzemez bence. Hans, Settembrini’ye hem hayranlık duyar hem de ondan yorulur. Çünkü Settembrini’nin dünyası çok nettir; Hans ise bulanıklığın insanıdır. O kesin yargılardan çok, arada kalışlarda yaşar. Settembrini’nin Hans’a yönelik en önemli müdahalesi, onu “ölümün büyüsünden” kurtarmaya çalışmasıdır. Hans sanatoryumda zamanla hastalığın, çürümenin ve ölüm fikrinin estetik cazibesine kapılır. Özellikle Chaucat’a duyduğu arzu da bu karanlık çekimin bir parçasıdır. Onun gözünde Hans’ın bu ilgisi yalnızca romantik bir eğilim değil, ahlaki bir sapmadır. Çünkü ölümle flört etmek, yaşam sorumluluğundan kaçmaktır. Settembrini’nin müzik hakkında garip konuşmaları da bu yüzden önemlidir. Kendisi müziği politik olarak tehlikeli bulur. Çünkü müzik, insanı düşünceden çok duyguya teslim eder. Ona göre müzik “yarı şüpheli” bir sanattır; insanı özgürleştirmekten çok hipnotize edebilir. Settembrini burada yalnızca bir karakter değil, medeniyet eleştirisinin bir sesi haline gelir. Hans, Settembrini’nin temsil ettiği rasyonel insan modeline tamamen dönüşmez. Hatta roman ilerledikçe onun etkisinden sapar, Chaucat’a yönelir, düşüncesinde ölümle yüzleşir ve sonunda çok daha karmaşık bir insan haline gelir. Bu da bize şunu gösterir: insan yalnızca akılla kurtulamaz. Yaşamın hakikati, yalnızca aklın ışığında değil, duyguların karanlığından geçerek hissedilir. Yine de bende Settembrini romanın vicdanıdır. O olmasa sanatoryum yalnızca ölümün estetikleştirildiği bir bataklığa dönüşürdü. O, sürekli olarak şunu hatırlatır: hastalık derinlik değildir; bazen sadece hastalıktır. Ölüm bilgeliğin garantisi değildir. Ve insanın ahlaki görevi, ne kadar zor olursa olsun, yaşam tarafında kalmaktır. Castorp ise yaşamı da ölümü de aynı dikkatle dinler. Settembrini onu kurtarmaya çalışır; Hans ise önce kaybolmayı seçer. Belki de bu yüzden ilişkileri bir dostluktan çok, bir vicdan ile bir tereddüt arasındaki uzun yürüyüşlerden ve dinlenmelerden oluşur. Eğer Settembrini uygarlığı ve bilinçli yaşamı temsil ediyorsa, Chaucat tam tersine çözülmeyi, baştan çıkışı, hastalığın erotik çekimini ve bilinçdışının karanlık yanını temsil eder. Hans’ın bu iki figür arasında salınması, romanın temel gerilimlerinden birisidir. Chaucat’ın romana giriş biçimi bile bunu haber verir: kapının sürekli olarak çarpılması ve Hans’ın irkilerek tiksinmesi. Bu küçük ama tekrar eden ayrıntı, onun karakterinin bir simgesi haline gelir. Sanatoryumun düzenli ritmi içinde bu ses, Hans için bir süre sonra rahatsızlık değil, giderek büyüyen bir çağrıya dönüşür. Hans önce Chaucat’ı görmez, onun varlığını hisseder. Kapının sesi, arzunun ilk işaretidir. Bu, bilinçli bir seçimin değil, istemsiz bir çekimin başlangıcıdır. Chaucat’ın güzelliği klasik anlamda idealize edilmiş bir güzellik değildir, hatta okurken tövbe estağfurullah gözümde canlanda gözüm kapanır diye iç geçirmişliğim vardır ama onda çekici olan şey mesafe, soğukluk ve erişilemezliktir. O, sahip olunacak bir kadın değil, içine düşülecek bir atmosfer gibidir. Chaucat’ın bedeninde sağlık değil, hastalık vardır; canlılık değil, solgunluk vardır. Ve tam da bu yüzden Hans ona çekilir. Çünkü onun arzusu yalnızca bedensel değildir; ölüm fikrine doğru eğilen ruhsal yapısıyla bağlantılıdır. Settembrini’nin Hans’ı bu ilişkiden uzak tutmaya çalışmasının nedeni de budur. Bu ilişkinin en önemli boyutlarından biri de çocukluk yankısıdır. Hans, Chaucat’da okul yıllarından Pribislav Hippe’yi hatırlar. Bu çok önemli bir detaydır çünkü arzu burada doğrusal değil, eğri büğrü garip ve çok boyutlu katmanların arasında kalmıştır. Chaucat yalnızca bugünün kadını değil, geçmişin bastırılmış arzusunun geri dönüşüdür. Bu yüzden Hans’ın ona yönelişi yalnızca bir aşk değil; hafızanın, özlemin ve kimlik karmaşasının birleştiği çok daha derin bir psikolojik alandır. Arzu sabit bir değişken değil, akışkan bir alan olarak kurulur. Chaucat’ın Hans’a karşı tavrı ise hiçbir zaman açık bir romantik karşılık değildir. O, netlik vermez, yakınlaşır ama bağlanmaz, bakar ama açıklamaz. Bu belirsizlik Hans’ın tutkusunu daha da büyütür çünkü arzu çoğu zaman kesinlikten değil, eksiklikten beslenir. Chaucat bir cevap değil, sürekli ertelenen bir ihtimaldir. Hans onunla konuştukça değil, onu bekledikçe daha çok bağlanır. Birinci cildin son sahnesi burada önemlidir. Bu sahne yalnızca bir aşk itirafı değil, uzun süre bastırılmış bilinçdışının patlamasıdır. Gündelikte sessiz ve ölçülü olan Hans, burada neredeyse ateşli ve taşkın bir dile geçer. Fransızca konuşması da önemli bir nüanstır çünkü kendi diliyle konuşmuyordur artık, arzunun diliyle konuşuyordur. Göründüğü gibi Mann burada aşkı romantikleştirmez, neredeyse klinik bir dikkatle analiz eder. Chaucat’ı ideal sevgili olarak değil, insanın kendisini kaybetme arzusunun yüzü olarak yazar. Hans’ın ona duyduğu şey mutluluk isteği değildir, tehlikeye yaklaşma dürtüsüdür. Uçkuruna yenik düşmüş kahramanımız bir İtalyanın aklı ikna eden sesini değil, bir Fransız’ın ruhu hasta eden bakışını seçer… to be continued. Şaka şaka ikinci cilde başlayamayacak kadar yordu bu kitap beni. Selametle dostlar.
Edebiyat
Büyülü Dağ - Cilt 1Thomas Mann · Can Yayınları · 2019720 okunma
·
528 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Mükemmel analiz etmişsin Ömer, ikinci cilde de incelemeni bekliyorum heyecanla, çok bekletme 🤓 çünkü ben ikinci cildi daha çok beğenmiştim 🫠
Ömer
Gönderi Sahibi
One eternity later… teşekkür ederim, kendimde bu gücü bulursam bir de Naptha odaklı analiz gelebilir, namını okumadan duymuştum. :D