Kitabın son sayfasını kapattığımda odada öyle bir koku bıraktı ki bu kitap; burnuma taze pişmiş bir sütlaç kokusu, ruhuma ise eski bir sandığın rutubeti doldu. Şermin Yaşar, o bildiğimiz 'altı harfli' kavramının etrafına öyle bir hayat örmüş ki, okurken karakterlerin sofrasına bir minder de ben çekmişim gibi hissettim. Romanın içinde dolaşırken modern zamanın o gürültülü hızından kopup, her şeyin daha yavaş aktığı, duyguların ise çok daha ağır ve derin yaşandığı bir köye, Selime Teyze'ye misafir oldum. Yazarın o kendine has, su gibi akan dili sayesinde kelimeler değil de, bir insanın iç döküşlerini dinliyormuşum gibi geçti sayfalar.
İncelemeyi yazarken bile hala o hüzünlü ama bir o kadar da umut dolu atmosferin etkisindeyim. Kitap, insanın en temel duygularına, o bitmek bilmeyen 'ait olma' ve 'iyileşme' çabasına öyle naif bir yerden dokunuyor ki, bitirdiğimde göğsümün üzerinde bir ağırlık ama yüzümde hafif bir tebessüm kaldı. Sadece bir hikaye okumadım; sanki çocukluğumun bir köşesinde kalmış o unutulmuş tadı, o altı harfli teselliyi yeniden buldum. Hayatın tüm sertliğine rağmen, bir kase tatlının sıcaklığında saklanan o büyük teselliyi hatırlamak isteyen herkesin bu kitaba, bu ruha dokunması gerekiyor.