Beyaz Kale aslında benim Doğu ve Batı arasındaki o tekinsiz aynaya nasıl baktığımı çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Karakterlerin birbirlerini alt etmek için girdikleri o amansız yarışın, aslında karşılıklı bir "istila" çabasından ibaret olduğunu; ancak hissettiğim gibi, bu çabanın en nihayetinde eğreti ve uşaklaşmış bir benlikten başka bir şey doğurmadığını görüyorum. İnsanın başka birinin geçmişini, acılarını veya tecrübelerini çalarak kendine yeni bir öz inşa edemeyeceği gerçeği, romanın o rahatsız edici atmosferinin temelindeki en büyük hakikat olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle İtalyan kölenin rüyasında ailesinin onu tanımaması, bir başkasının hayatını çalmaya veya ona benzemeye çalışırken ödenen o en ağır bedelin, yani kendi geçmişine bile yabancılaşmanın sarsıcı bir kanıtı gibiydi. Batı'ya duyulan o yoğun hayranlığın ve onlara karışma arzusunun, günün sonunda iki taraf için de samimiyetten uzak bir kimlik kaybına yol açtığını; lakin her şeye rağmen insanın kendi sarsılmaz özüne, yani yaşanmışlıklarının o sert çekirdeğine geri döneceğini savunuyorum. Bu kabul ediş ve devam etme hali, romanın o belirsiz finalini bir mağlubiyetten ziyade, kendi sınırlarımı ve biricikliğimi tanıdığım bir olgunlaşma evresine taşıyor. Benim için bu analiz, okuma serüvenimde sadece kurgusal takaslara değil, gerçek ve çalınamaz olan yaşanmışlıkların gücüne ne kadar değer verdiğimin farkındalığını oluşturdu aslında.