Bu kitabı ikinciye okuyorum. Gönüllü velilerimle oluşturduğum kitap grubunda bu ayki kitabımız Söyleme Bilmesinler oldu. Anlamanın gücü, anlaşılmamanın çaresizliği ve anlamlandıramadıklarımızın kitabı. Bu kitabı okuduktan sonra insanlara artık az önce baktığınız şekliyle bakamayacaksınız. Bir aile, farklı isimler, farklı hayatlar… Temassızlığın doğurdu anlaşılmamışlık, anlamlandıramamışlık… 200 sayfalık bir kitaba 200 sayfalık inceleme yazılsa yeridir. Kitabı okumaya başladığınızda kızdığınız her karaktere tanık oldukça kızdığınız için suçluluk duyuyorsunuz bir miktar. Çünkü anlamaya başlıyorsunuz. Bilmediklerimizin gözümüzü kör ettiği, bilmediğimiz kadarıyla yetinerek yargıya vardığımız bir dünyadayız. Bir şey hakkında bir fikre sahip olmak kolay olmamalı. Ancak bizler her şey hakkında bir fikre sahibiz! Peyami Safa’dan bir alıntı geldi bu noktada aklıma: “Suçlamak, anlamaktan daha kolaydır. Anlarsan değişmen gerekir.” Belki de bu yüzden bilmediklerimizle bir yargıya varmayı seçiyoruz. Çünkü bireysel sorumluluğumuzdan çokça arınık olduğumuz bir yer orası. Bildiklerimiz arttıkça bireysel kontrolümüzün ve seçimlerimizin daha çok devreye girdiğini gördüğümüzden mi kaçıyoruz bilmekten? Bu yüzden mi kestirip atarak rahatlığı seçiyoruz? Değişmemek için mi? Yapabileceğimiz bir şey olmasın diye mi? Sadece karşımızdaki sorumlu olsun diye mi?
Kitapta tüm karakterler kendi dünyasına göre haklı. Farklı haklılıkların birleştiği yerden haksızlıklar doğabiliyor bazen. Onu anladığım yer benim acı kaynağım olabiliyor bazen. Ne zor bir ikilem. Hiç anlamamak daha büyük bir acı olsa gerek. “Fakat dün akşam, babamın söylediği şey içimdeki bütün boşlukları doldurdu sanki. Hiçbir şeyi düzeltmedi ama boşlukları doldurdu. Olmayan, olamayan, yarım olan her şeyin anlamsızlığı anlamlı hale geldi.” diyor Ethem. Acıyan yeri daha az acımaya başlıyor. Bir şey değiştiği için değil, artık bildiği için. Anlamlandıramadığı şeyleri bir yere oturtabildiği için. Oturdukça azalan uğultu… Daha çok, daha gerçek şeyler duyabiliyorsun.
Herkesin derdi var ve hep diğerinin derdi daha küçük görünür göze. “Zenginin zengin diye derdi olamaz. Fakirin fakir diye. Gencin genç diye. Yaşlının yaşlı diye. Kime hak lan bu dert dediğiniz şey? Niye sormuyor kimse birbirine derdini? Niye dinlemiyor?” diyor Şermin Yaşar. Kendimizin peşine takılıp gitmişiz. Belki de bu sebeptendir dertlerin çokluğu. İyi gelmediğimiz, bize iyi gelinmeye çalışılmadığı bir düzeni yaşatmaya başladık.
Teşekkürler Şermin Yaşar. Gözümüzün önündeki gerçekliği daha görünür hale getirdiğin için.