Pınar Kür'ün Asılacak Kadın romanı, bir cinayet davasının etrafında şekillenen ama aslında insanların birbirini nasıl gördüğünü, nasıl yargıladığını anlatan çok katmanlı bir hikâye.
Romanın merkezinde Melek var. Bir yalıda yaşayan ve kocasını öldürülmekle suçlanan, başka erkeklerle ilişkisi olduğu düşünülen ve idama mahkûm edilen genç bir kadın. En çarpıcı tarafıysa Melek’in mahkemede kendini savunmaması. Mahkemede konuşmuyor, suçlamaları reddetmiyor; sadece sessiz kalıyor. Kitap boyunca da bu sessizliğin içinde gerçeği arıyoruz.
Roman önce hâkim Faik İrfan’ın gözünden ilerliyor. Olayı kendi bakış açısından anlatırken Melek’i suçlayan, onu küçümseyen bir dil kullanıyor. Daha sonra Melek’in tarafını dinliyoruz ve hikâye tamamen değişiyor. Yalıdaki düzenin, Melek’in yaşadıklarının ve maruz bırakıldığı şeylerin gerçek yüzü ortaya çıkıyor. Bir yanda da Yalçın var; evin hizmetlisinin oğlu. Melek’i kurtarmayı kendine görev edinmiş biri. Ama onu gerçekten anlamaktan çok, kendi hissetmek istediği şeylere inanıyor. Böylece roman, herkesin Melek’e kendi gözünden baktığı ama aslında kimsenin onu gerçekten görmediği bir hikâyeye dönüşüyor.
Asılacak Kadın, sadece Melek’in hikâyesini anlatan bir roman değil; Türkiye’nin yıllardır değişmeyen erkeklik anlayışını, sınıf meselesini ve kadınlara bakışını bütün çıplaklığıyla ortaya koyan çok sert bir metin. Kitabı bitirdiğimde en çok düşündüğüm şey, romandaki hiçbir karakterin aslında “eskimemiş” olmasıydı. Aradan yıllar geçmesine rağmen hâlâ çevremizde onların başka versiyonlarıyla karşılaşıyoruz.
Melek’e üzülmemek mümkün değil. Çünkü o, kötülüğün içinde doğmuş gibi yaşayan insanlardan biri. Eğitim alamamış olması, kendini ifade edecek bir dile sahip olamayışı, sessizliği… Bunların hepsi onu suçlu değil, daha da çaresiz yapıyor. Roman boyunca Melek konuşmuyor belki ama aslında bütün hayatı bağırıyor.
Faik İrfan karakteri ise bence kitabın en çarpıcı taraflarından biri. Hakim olmuş, okumuş, sınıf atlamış bir adam; ama çocukluğundan gelen eziklikten ve kadın düşmanlığından kurtulamamış. Pınar Kür burada çok tanıdık bir şeyi gösteriyor: İnsan bazen eğitimle yükseliyor ama zihniyeti olduğu yerde kalıyor. Günümüzde de çok okumuş, çok “kültürlü” görünen ama kadınlara hâlâ bir birey gibi bakamayan insanları düşününce Faik İrfan hiç yabancı gelmiyor. Melek’i gerçekten yargılamıyor aslında; kendi geçmişini, öfkesini ve aşağılık duygusunu cezalandırıyor.
Pınar Kür’ün en büyük başarısı da burada zaten. Karakterlerini canavar gibi değil, toplumun içinden insanlar gibi yazıyor. Bu yüzden roman bitince insan “bu sadece bir kurgu değil” hissinden çıkamıyor. Hele kitabın gerçek bir olaydan esinlenildiğini öğrenince, Melek’in hikâyesi daha da ağırlaşıyor. Çünkü o zaman anlıyoruz ki mesele tek bir kadın değil; sesi duyulmayan yüzlerce kadının ortak hikâyesi.
“Asılacak Kadın” bence hâlâ güncelliğini kaybetmemesinin gücünü tam da buradan alıyor: Karakterler değişiyor ama düzen asla değişmiyor.