Puan vermedi·264 syf.··Beğendi
· Kitaba başlarken giriş bölümünde, eleştirmenlerin eseri tek bir türe yerleştirmekte yaşadığı zorluktan bahsediliyor: Bir otobiyografi mi, tarihsel anlatı mı, trajedi mi, aşk romanı mı, yoksa sadece bir kurgu mu? Kitap bittiğinde ise bu eleştirinin ne kadar haklı olduğunu bizzat anlıyoruz. Richard Flanagan gerçekten de türler arasında öyle ustalıkla dolaşıyor ki bir noktadan sonra kitabı tek bir yere ait hissetmek imkânsızlaşıyor; sonunda insan kendini “hem hepsi hem hiçbiri” duygusunun içinde buluyor.
Çehov’un cevapsız soruları ele aldığı ünlü parodisine atıfla “Soru 7” olmuş kitabın adı. Otobiyografik bir çizgide başlayıp bizi alıyor babasının II. Dünya Savaşı yıllarında Japonlara esir düştüğü kamplara götürüyor. Oradan bir bakıyorsunuz Hiroşima’ya uzanmışız; fizik ve edebiyat derken H.G. Wells’in bir romanının atom bombasının icadını, bilim insanlarını ve hatta Einstein’ı nasıl etkilediğine şahitlik ediyoruz. Edebiyatın bilimi bu denli şekillendirebilme gücüne hayran kalıyoruz.
“Şiir hiçbir şeyi değiştirmeyebilir. Ama bir roman Hiroşima’yı yok etti.”
Flanagan bunu “Dünyalar Savaşı”na gönderme yaparak söylüyor ve kitabın hatırı sayılır bir bölümünde de H. G. Wells’e özel bir alan açıyor; edebiyatın yalnızca dünyayı anlatan değil bazen onu dönüştüren — hatta yıkan — bir güç olabileceğinin altını çiziyor.
Yazar kendi hayatına, anılarına ve belki de ancak yazarak içinden çıkabildiği o düğümlere dönerken bizi de büyük bir sorgulamanın içine çekiyor. Yıllar sonra babasının esir düştüğü kampı ziyaret etmesiyle anılarının yeniden biçimlenişi, tesadüflerin insan hayatında bu denli hüküm sürebilmesi…“Evet, hayat gerçekten de tam olarak böyle bir şey” diyoruz; tıpkı Flanagan’ın bölüm sonlarında tekrar tekrar söylediği gibi.
Ve kitabın sonunda ben de eleştirmenlerin neden bu eseri tek bir türe yerleştirmekte zorlandığını daha iyi anladım sanırım. Hem tarihsel, hem otobiyografik, hem de kurmaca tarafı var; hepsi birbirine doğal bir şekilde karışıyor. Ben çok severek okudum, özellikle anlatının katmanlı yapısını sevenlere de gönül rahatlığıyla öneririm.
Ayşenur Bilgen’in adeta su gibi akan çevirisi zaten katman katman ilerleyen metni benim için daha da özel bir yere taşıdı. Bölüm sonlarına serpiştirilen o Cehov atıfları, Flanagan’ın sözcüklerle kurduğu o içten ilişki gerçekten çok etkileyiciydi.
Eser ayrıca 2024 yılında kurgu dışı kategorisinde Baillie Gifford Ödülü’ne değer görülmüş.