·320 syf.··Beğendi
···Okunma: 14 Mayıs 2026 22:27 Okumak istediğim ama yıllarca ertelediğim Semerkant’ı sonunda okuma fırsatı bulabildim. Kitap dört bölümden oluşuyor ve kurgusu hiç de fena değil.
Ömer Hayyam’ın yazdığı, rubailerinden oluşan el yazması bir kitabın peşine düşen Fransız kökenli bir Amerikalının 20. yüzyılda Doğu’da yaşadıkları oryantalist bir bakış açısıyla verilirken; 11. yüzyılda yaşayan (fakat aynı tarihlerde bir araya gelip gelmedikleri tarihsel olarak kesin olmayan) Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah’ın yaşamları da tarihsel bir perspektifle sunulmuş. Doğu’nun kayıp tarihinin peşine düşen bir ağıt olarak da değerlendirilebilecek bu tarihi romanı okumuş olmaktan keyif aldım. Tarihi romanları sevdiğim ve daha önce de Bartol’un Alamut Kalesi’ni okuduğum için karakterler yabancı gelmedi; ayrıca Hayyam ve Cihan’ın aşklarıyla romantize edilmiş bu yapıtla ilgili eleştirilerim de var elbette…
Doğu’yu egzotik, gizemli ve gerici bir yer olarak yapılandıran oryantalist bakış açısının hâkim olduğu kitapta; Avrupa ve Rusya’nın İran üzerindeki siyasi emellerini gerçekleştirmek için her yola başvurduğu anlatılırken, Amerika’nın bir "demokrasi kahramanı" gibi sunulması, tek derdinin özgürlük mücadelesine destek olmak gibi gösterilmesi bana gülünç gelmenin de ötesinde trajik geldi.
Özellikle gündemimizin İran-Amerika (İsrail) gerilimiyle meşgul olduğu, kirli çıkarların ayan beyan ortada bulunduğu bugünlerde; 20. yüzyılın başlarındaki o "genç demokrasi" Amerika’nın güzellenmesi ve bir kurtarıcı rolüyle sunulması tam anlamıyla manipülasyondur. Bu bağlamda, yapıtın bir romandan ziyade siyasi bir propaganda metnine yaklaştığını söylemek yanlış olmaz.
Not: Hasan Sabbah ile ilgili kısımda, genel kanının aksine Sabbah’ın askerlerini afyonla uyuşturarak ya da onlara sahte cennet bahçeleri tasarlayarak emrine amade hâle getirmediği; aksine onları inançları ve belagat sanatı ile etkisi altına aldığı yönündeki iddiayı da göz ardı etmemek gerekir. Afyonla ilgili anlatılanların gerçeği yansıtmadığı düşünülürse, fedailer eğer uyuşturulmadıkları hâlde birer ölüm makinesine dönüşüyorlarsa, bu durum çok daha korkunç bir tablo değil midir?