·152 syf.··Beğendi
···Okunma: 15 Mayıs 2026 15:14 “Savaşlar, soykırımlar ve devrimler koleksiyonculara mükemmel imkanlar sunar.”
İngiliz romancı ve gezi yazarı #BruceChatwin ‘in #Utz kitabı en basit haliyle bir koleksiyoncunun hikayesi.
Varlıklı bir aileden gelen Alman asıllı Kaspar Joachim Utz, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’dan kaçıp Prag’a yerleşen bir Meissen porseleni koleksiyoncusudur ve iki odalı dairesinde binden fazla parçadan oluşan değerli hazinesiyle ve yardımcısı Marta ile ikamet etmektedir. Fakat Stalin döneminde koruyup genişlettiği koleksiyonu, rejim tarafından devlet müzelerine aktarılmak istenir. Ölümüne dek hazinesine dokunulmaması konusunda yetkililerle uzlaşan Utz, her yıl ülkeden bir kere ayrılabilir ancak tek bir parçayı dahi yanında götürmesine izin yoktur. Defalarca kaçmayı düşünse de aklı hep porselenlerinde olduğundan geri döner ve ömrünün sonuna dek hem komünist devletin hem de koleksiyonunun tutsağı olarak yaşar.
Hikaye Utz’un cenaze töreni ile başlar. Dr. Orlik (Utz’un en yakın arkadaşı) ve Marta (hizmetlisi ve çok sonraları eşi) dışında kimse yoktur. Ardından koleksiyonu oluşturduğu süreç ve yavaş yavaş ölümüne doğru devam eder. Utz, çok katmanlı bir karakter. Bir yandan porselenleri için komünist rejimle iş birliği yapan pragmatik biri, diğer yandan ise o narin figürlerin içinde kaybolan romantik bir estetik tutkunu. Dış dünyada hiçbir şeyi kontrol edemeyen Utz, kendi yarattığı küçük müzede Tanrı rolünü üstlenir. Utz, her bir figürün yerini, tarihini ve ruhunu bilerek kendine ait kusursuz bir Porselen Sarayı yaratmış. En karanlık zamanlarda hayata tutunmasına sebep olmuş bu tutkusu aynı zamanda hayatını karartmış.
Anlatıcı bir çalışma için Prag’a gittiğinde birkaç saat vakit geçirmiş Utz ile. Ancak onu o kadar etkilemiş ki yıllar sonra öldüğünü öğrendiğinde aklına koleksiyona ne oldu sorusu gelmiş. Tesadüfen yine yolu Prag’a düşünce o da kendini koleksiyonun peşinde bulmuş. Koleksiyon yok olmuş. Ne evinde, ne müzede hiçbir yerde yokmuş. Utz’un porselenlerine ne olduğunu, Marta ile gerçekten evlenip evlenmediğini ve rejimle olan karmaşık bağlarını çözmeye çalışırken aslında Utz'un zihninin içine girmeye çalışmış ve bizlerin sorabileceği sorulara yanıtlar aramış. Marta’nın anlattığı hikaye müze görevlisine güven vermiyormuş. Utz, hayatını adadığı ve kendini esir eden koleksiyonu kesinlikle paylaşmak istemediğinden kalp krizinden önce mi yoksa o an mı bilinmez- hepsini kırmış. Ama bu aynı zamanda çok imkansız bir şey.
“Acaba Utz veya Marta, koleksiyonu yurtdışına mı kaçırmıştı? Hayır. Müze görevlileri mi kaçırmıştı? Hayır.
Öyle olsaydi Dr. Frankfurter'in haberi olurdu. Utz porselenlerini küskünlüğünden mi kırmıştı? Emin değilim.
Müzelerden nefret ediyordu ama kinci bir adam değildi.
Ama bir soytarıydı! Bu narin rokoko objelerinin kendilerini 20. yüzyıl çöp yığınlarının üstünde bulmalarının onun espri anlayışına uygun olabileceğini hissettim.
Yoksa bu bir çeşit ikonoklazm vakası mıydı? Baudelaire'in "benim benzersiz, ilkel tutkum" adını verdiği suretlere tapma eğilimi yanı sıra, bunları paramparça etmek gibi karşı bir eğilim de var mıdır acaba? Aslında acaba bu suretler kendi yok oluşlarını mı gerektiriyorlardı?”
Net bir cevap yok. Porselenlere ne oldu bilinmez. Eğer o porselenler gerçekten yok olduysa, bu Utz’un sonunda "eşyadan özgürleştiği" ve mülkiyetin yükünden kurtularak öldüğü anlamına gelebilir. Kısa ve etkileyici bir kitap, "koleksiyonculuk" tutkusunun insan ruhunu nasıl hem inşa ettiğini hem de esir aldığını anlatan bir başyapıt belki de. Tutku, takıntı, soğuk savaş dönemi siyasi durumlar, Meissen porselenlerinin tarihi, simya, aşk, savaş birçok şey sunmuş yazar bize bu hikayede. Bir araştırmacı tarafından anlatılıyor oluşu bana derin duygular hissettirmedi. Belki Utz’un kendi ağzından dinleseydik her şeyi daha coşkulu olabilirdi.