Gönderi

7/10
·656 syf.··
2026 9. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 17 Mayıs 2026 16:59
Bu kitaba başlarken beklentim oldukça yüksekti. İlk yarıda vadi tarihinin anlatımı, ailelerin kuruluşu, olayların başlangıcı ve yol ayrımları muazzam dinamik bir tempo yaratmış, hikaye beni içine hemen çekmişti. Esasen kitabın ilk yarısında neyin ne olduğu anlaşılmış, taşlar yerine oturmuş ve mesaj net bir şekilde alınmıştı. Tam da bu yüzden, hikaye ilerledikçe romandaki o sürükleyici hava gücünü kaybetti. Kitap yarıdan sonra inanılmaz bir vites düşürdü; söylemek istediği her şeyi zaten ilk yarıda tüketmiş gibi, kalan yüzlerce sayfa boyunca sıradan bir taşra dönem dizisi durağanlığına gömüldü. ​Kitapla ilgili en büyük sorun, içinde gerçekten dokunabileceğim, acısını ya da sevincini hissedeceğim etten kemikten insanların olmayışıydı. Karakterlerin hepsi soğuk, soluk ve hayali birer silüet gibiydi. Yazar bize gerçek insanlar sunmak yerine, kafasındaki felsefi tezleri anlatmak için birer kukla tasarlamış gibi hissettim. Roman, vadinin tarihini ve yazarın kendi aile geçmişini anlatma ısrarı yüzünden o kadar gereksiz uzatılmıştı ki, bir süre sonra edebi yoğunluk tamamen kayboldu ve benim de okuma keyfimi, konsantrasyonumu büyük ölçüde baltaladı. ​Yazarın bu felsefi anlatım kaygısı, karakterleri adeta iki farklı kampa bölerek kategorize etme takıntısında da kendini hissettiriyor. Kutsal metinlerdeki Kabil (Cain) ve Habil (Abel) mitolojisini hikayeye uyarlayacağım diye karakterleri daha doğdukları an isimlerinin baş harflerine göre iki zıt gruba ayırmış. İsimleri "C" harfiyle başlayanlar (Charles, Cathy, Cal) doğuştan karanlık tarafa, yani "Kabiller" grubuna; "A" harfiyle başlayanlar ise (Adam, Aron, Abra) saf ve aydınlık tarafa, yani "Habiller" grubuna yerleştirilmiş. ​Bu durum sembolik olarak güçlü görünse de insanları daha yolun başında, bu kadar keskin şablonlarla kutuplaştırmak edebi açıdan büyük bir yapaylık doğuruyor. Karakterler kendi iradeleriyle yaşayan gerçek insanlardan ziyade, ait oldukları grubun özelliklerini sergilemek zorunda olan birer sembol gibi hareket ediyor. Bu keskin ayrım bir süre sonra o kadar göze batıyor ki, karakterlerin kendi özgür iradeleriyle var olabildiğine inanmak zorlaşıyor. ​Zaten kitabın orijinal adı olan East of Eden (Cennetin Doğusu) da tamamen bu mitolojik formülün bir parçası. Kutsal Kitap’ta Kabil, kardeşi Habil'i öldürdükten sonra cennetten kovulur ve "Aden'in doğusundaki Nod topraklarına" yerleşir. Steinbeck’in romanda kurmaya çalıştığı bu "Aden", aslında kaybedilen huzurun, insanların henüz günahla tanışmadığı o saf masumiyet sınırının adıdır. Karakterler ne zaman Salinas Vadisi'nde o kusursuz, saf ve huzurlu "cennet bahçesini" kurmaya çalışsalar, kader ya da kendi seçimleri onları o bahçenin dışına, yani "doğuya"; mücadelenin, günahın ve gerçek hayatın içine itiyor. ​Ancak yazar bu felsefi altyapıyı karakterlerine yedirirken o kadar karikatürize bir yaklaşım sergiliyor ki, bu durum özellikle Cathy karakterinde zirveye ulaşıyor. Yazarın gerçek hayatta eski eşine duyduğu o kişisel öfkenin edebi bir intikam aracına dönüştüğü çok belli. İçinde hiçbir gri alan, vicdan azabı ya da insani zaaf barındırmayan bu saf kötülük, gerçekçi bir karakter olmaktan çıkıp fantastik bir film sahnesindeki masal kötüsüne dönüşüyor. Bu denli çiğ bir kötülük tasarımı da romanın vaat ettiği o derinlik duygusunu tamamen zedeliyor kanaatimce. ​Aynı yapaylık ikinci yarıda Lee karakterinde de görülüyor. İlk yarıda Doğu-Batı felsefesini çarpıştıran o pırıl pırıl kâhya gitti; yerine yazarın araya girip felsefe yapma ihtiyacını karşılayan yapay bir "bilgelik otomatı" geldi. Lee resmen özünden koptu ve sadece yazarın sözcüsüne dönüştü. ​Kitabın hakkını teslim edeceğim tek ve en başarılı kısım, iyilik ve kötülük şablonlarını ters yüz etme biçimiydi. Roman boyunca "saf ve lekesiz" olarak sunulan Aron; aslında sağduyu fakiri, dünyayı kendi steril kalıplarına zorlayan ve hayatın sorumluluklarından sürekli kaçan bencil biriydi. Buna tezat olarak, dışarıdan "karanlık ve kıskanç" kodlanan Cal; içindeki karanlıkla dürüstçe yüzleşen, ailesinin yükünü omuzlayan ve iyi olmayı gerçekten "seçmeye" çabalayan, romandaki yegane gerçekçi karakterdi. Steinbeck, felsefi mesajını gözümüze sokmakta o kadar ısrarcı davranıyor ki, olayların doruk noktalarında bile karakterler insani duygular sergilemek yerine tamamen mekanikleşiyor; can alıcı sahnelerde samimi birer pişmanlık, yıkım ya da herhangi bir ifade ararken, yazar karakterlerin içsel gelgitleri yerine sadece felsefi sonucun büyüklüğüne odaklanmayı tercih ediyor. Bir türlü hissedemiyoruz, ne kötününün kötülüğünü ne de iyinin iyiliğini. Ve kitabın finalinde her şey tek bir kelimeye bağlanıyor: TIMSHEL! ​Kutsal Kitap'ın Yaratılış bölümündeki İbranice bir kelimeden gelen ve "Seçebilirsin" anlamı taşıyan bu ifadeyle Steinbeck; insanların baştan çizilen kutuplaşmalara, geçmişe veya "Kabiller/Habiller" gibi kader kalıplarına mahkum olmadığını, son kararın insanın kendi iradesinde yattığının mesajını vermek istemiş. Ancak yazar, sırf bu felsefi mesajı verebilmek için hikayeyi zorla kendi istediği köşelere doğru esnetip çekiştirmiş gibi hissediyorsunuz; bu da metinden alınacak edebi tadı gölgeliyor. Kitap, abartıldığı kadar kusursuz bulmadığım bir deneyim olarak rafa kalkmış oldu.
Cennetin DoğusuJohn Steinbeck · Sel Yayıncılık · 201711,4bin okunma
·
29 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.