Puan vermedi·400 syf.··Beğendi
· Osman Balcıgil hocamın kalemiyle tanışma kitabım #YağmurÇiseliyor oldu. Kitabı okurken yalnızca bir roman değil, Türkiye’nin en karanlık dönemlerinden birine açılan kapıyı araladım. 1970’lerin sonundan 12 Eylül 1980 darbesine uzanan o süreçte insanların korkuyla, ideolojiyle, çaresizlikle ve aşkla nasıl değiştiğini iliklerime kadar hissettim.
Bu kitap bana sadece bir hikâye anlatmadı; geçmişimizin ne kadar sancılı, ne kadar kirli oyunlarla örülü olduğunu da gösterdi. Sağ-sol çatışmaları, faili meçhul cinayetler, gece baskınları, üniversite olayları, sokaklara sinen siyasi korku, insanların sürekli diken üstünde yaşaması… Yazar her şeyi öyle gerçekçi anlatmış ki okurken kendimi tam da o dönemin ortasında hissettim. Yer yer korktum, yer yer öfkelendim; birçok kez de sorguladım.
Son sayfaya kadar yalnızca ülkedeki kaosu değil; dış güçlerin etkisini, istihbarat savaşlarını, devlet içinde kurulan karanlık yapılanmaları ve perde arkasında dönen kirli hesapları da görebiliyor insan. Casuslar, ajanlar, CIA bağlantıları ve manipülasyonlarla örülü bu düzen insanın canını sıkıyor, içine kocaman bir öfke bırakıyor.
Ceren ve Metin ise bu karanlığın ortasında içimi en çok acıtan iki karakter oldu. Aşklarını dolu dolu yaşamaları gerekirken kendilerini ideolojik çatışmaların ve siyasi karmaşanın içinde bulmaları kalbimi gerçekten acıttı. Bir dönemin sadece hayatları değil, hayalleri ve duyguları da nasıl paramparça edildiğini gördüm.
Bir de Nezihe Hanım vardı ki… Gücüyle, zekâsıyla ve duruşuyla hayran olmamak mümkün değil. Köylülerin dayanışması, birbirlerine kenetlenmeleri ve direnişte olanlara destekleri ise o kadar gerçekçiydi ki insan okurken o ruhu hissediyor. Buna karşılık Ajan Peck ve yancıları insanın sinir sistemini altüst ediyor. Bazı sayfalarda o kadar öfkelendim ki kitabı kapatıp düşünme ve sakinleşme ihtiyacı hissettim.
Osman Balcıgil’in en büyük başarısı bence şu: Tarihi kuru bilgilerle anlatmıyor; korkuyu, kaosu, paranoyayı ve insanların ruhunda açılan yaraları hissettiriyor. Sayfalar ilerledikçe yalnızca bir dönemi okumadım; insanların nasıl kutuplaştırıldığını, gençlerin nasıl harcandığını ve bir ülkenin içten içe nasıl parçalanabileceğini de gördüm.
Kitabın en vurucu taraflarından biri de şu oldu benim için: O dönemde insanlar yalnızca ölmedi; umutlar öldü, aşklar yarım kaldı, anneler evlatlarını bekledi, gençler geleceklerini kaybetti. Ve insan kitabı bitirdiğinde, geçmiş dediğimiz şeyin aslında hâlâ bugünün içinde yaşamaya devam ettiğini fark ediyor.
Bu eser benim için; yarım kalmış hayatların, kırılmış gençliklerin ve çok da uzak olmayan yakın tarihimizin karanlık yüzünün romanı oldu. Kitap bittiğinde içimde büyük bir öfke, derin bir hüzün ve uzun süre dinmeyecek bir sorgulama kaldı.
“Canım ülkem gerçekten nelere maruz kaldı?”