Uzun zamandır okuma listemdeydi fakat bilimkurgu ilgimi çeken bir tür olmadığı için erteleyip duruyordum. Keşke bu kadar ertelemeseydim, Brown’un yarattığı evrene bayıldım.
Toplumsal hiyerarşinin renkler üzerinden kodlandığı bir evrende en dipten -Kızıllardan- yükselen bir karakteri okuyoruz: Darrow.
Darrow ilk başta kendisine sunulanlarla yetinmeyi bilen, itaatin erdem olduğunu düşünen bir karakter. Hayatın kendilerine karşı acımasız olduğunun farkında olsa bile bunu sorgulamamayı seçiyor çünkü Kızılların yüce bir amaca hizmet ettiğine inandırılmış. Mecbur bırakıldıkları bu hayata ve adaletsiz düzene karşı kör olmasının nedeni de bu inanç. Daha da önemlisi, kendi dünyasının dışında -bundan daha iyi- bir dünyanın varlığından bile haberdar değil: Ta ki, görmemesi gereken bir şeyi gördüğü ve bedellerini çok ağır ödeyeceği o geceye kadar.
Darrow’un kırılma noktası da o geceden sonra başlıyor. Kendisinden alınan her şeyin bedelini ödetmeye yemin eden bir silaha dönüşüyor. Böylelikle düzen, en büyük tehditini kendi elleriyle yaratmış oluyor.
Darrow artık bir Kızıl değil; bir Altın. Her yeri kızıla boyamak için yükselmek zorunda olan bir Altın.
Yükselmek içinse oyunu onlar gibi oynamaktan çekinmiyor. Bu kanlı çarkın dişlilerinin arasında ezilmektense o çarkın ta kendisi olup, kendisini durdurmaya çalışan her şeyi parçalamaya başlıyor.