Fatma Aliye’den okuduğum ilk kitap. Nedendir bilmem ama Udi, duygusunu bana geçiremedi. Yazarın anlatımından mı yoksa konudan mı anlayamadım. Sanırım “bir kadının ayakta kalma mücadelesi” denildiği için çok daha zorlu bir çabalama bekledim. Oysa Bedia; hâli vakti yerinde bir ailede büyüyen, çocukluğundan itibaren müziğe ilgi duyup çeşitli müzik aletlerini çalmayı öğrenen ve sonunda en sevdiğinin ud olduğuna karar verip kendini uda adayan bir kız.
Evlenip eşinin onu aldattığını öğrenene kadar hayatı toz pembe. “Tamam, mücadele şimdi başlıyor.” diye düşündüm. Hayır… Bilmezden gelip yaşamayı denedi ama kocası kendi ağzıyla itiraf edince abisine gitti. “Tamam, şimdi mücadele başlıyor.” dedim ama yine hayır. Abisinin sağladığı imkânlarla yaşadı. Kocasının ölüm haberinden sonra, moral için yine abisinin imkânıyla İstanbul’a geziye yollandı. İstanbul’da ud dersleri aldı. Tamamen zevk aldığı şeyi yaptı ve udunu geliştirdi. Abisi sayesinde dersler aldı. “Hani Bedia, ayaklarının üstünde ne zaman duracaksın?” diye düşündüm açıkçası.
Neyse, abisi de bu esnada sizlere ömür. Bedia; bir uşak ve abisinin kızıyla kalakaldı. “Ah,” dedim, “işte şimdi başlıyor.” ama yine hayır. Bedia hazırda ne varsa sattı. Aslında çalışmamak için sonuna kadar direndi ama en nihayetinde olay açlık seviyesine gelince seçkin ailelerin çocuklarına ud dersleri vermeye başladı. Sevdiği şey ona kazanç sağladı. Ev alacak para biriktirdi.
Yani demem o ki, Bedia’nın hikâyesinde çok büyük çile çekme, sıkıntı çekme, çalışıp yıpranma yok. Ya da yazar o hissiyatı yansıtamadı. Keşke Bedia, en başından babasından kalan paraları kocasına yedirmeseydi; o konuda mücadele etse, adamı yaşarken süründürse, çalışarak bir servet edinseydi. Ama güzel olan kısım gururuydu. Kocasını terk edince geri dönmedi, affetmedi. O netliği