·232 syf.····Okunma: 21 Mayıs 2026 00:05 Önümüzde sınırsız, sonsuz bir zaman olduğunu düşünür, rutinlerin yahut aşina olduğumuz hayatın güvenliğini, bilinmezliğin macerasına tercih ederiz. Hiçbir kuytu köşesi olmayan hayatımızın birtakım sürprizlere gebe olması gerektiğine inanır, inisiyatif almaktan kaçınırız. Yaşamımızı şekillendiren irademiz ve seçimlerimiz değil, çoğunlukla dayatmalar ve yönlendirmeler olur. Bu sınırlar dahilinde içimizdeki çölün sessiz sonsuzluğunda, çorak ıssızlığında hayatlarımızı kökten değiştirecek bir mucize ararız. Delidolu hikayemizin anlatıcısı olduğumuz günleri düşleyerek gençliğimizi hiç bitmeyecekmiş gibi “o” gün gelene kadar fütursuzca tüketiriz. O günün geleceğine, gelmesine gerektiğine dair kör bir inançla sahte bir umut tekdüze yaşamlarımızı öleceğimiz güne kadar ipotek etmiştir. Gözlerimizi Çölün uçsuz bucaksız bereketsiz topraklarına her diktiğimizde biraz daha beklememiz gerektiğini fısıldar çöl bize, gençliğimizin sonsuz olduğunu, istersek her şeyi bırakıp sıfırdan yeni bir hayat kuracağımızı söyler. Ancak bu zamana kadar bekleyişimiz boşuna olmamalıdır, son bir umut ve gayret kırıntısı gençliğimizin son kırıntılarını da süpürür. Gelecek olan geldiğinde bedenimiz ve ruhumuz hala eskisi gibi olacak mıdır, ya da daha önemlisi hala dünyada olacak mıyız?
Böylece, kitabın temel sorularından biri sonsuz ve biricik gördüğümüz yaşamımızı ne uğruna harcadığımızdır. Aldığımız onca eğitim, bu yaşımıza gelmemizi sağlayan tüm deneyimlerimiz ve yıllar hayatlarımıza en ufak bir mucize vadetmez. Bu her an gerçekleşmesi beklenen mucize bekleyen düşünceler, yaşadığımız o anı yani şimdiyi çekilir hale getirmek için uydurduğumuz hüsnükuruntulardır, zihnimizin bizlere kurduğu tuzaklardır. Yaşamımızın biricik, bize özel olduğunu farz ederiz. Diğer insanlardan farklı olduğumuz hissi yakamızı bırakmaz, düşüncelerimiz, hayallerimiz, eylemlerimiz tamamen bize özeldir ancak bu büyük bir yanılgıdır. Drogo bu yanılgıyı 40lı yaşlarında izninden dönüp kale yolunda at sürerken kendisine selam veren bir teğmene ketum ve meymenetsiz cevaplar verdiğinde, 20 sene önce de aynı yolda bir yüzbaşına verdiği selamdan sonra aldığı cevaplarla kendi davranışlarının tıpatıp aynı olduğunu acı acı fark eder. Selam verirken yaşadığımız tereddüt ve utangaçlık bile zaman ve kişiler değişse dahi aynıdır. Kendimizi özel ve biricik sanma yanılgımız bizleri meçhul bir zamana ertelemeye iter hayallerimizi çünkü özel olduğumuz hissi yaşamın bizi er geç bir şekilde onurlandıracağı, ödüllendireceği yanılsamasını yaratır. Öyle ki bu hissiyat olabildiğince monoton, sıkıcı ve bayağı olan yaşamımızı yolun sonunda bir yerlerde gerçek hazza, hayatımızın amacına kavuşacağımızı vaat ederek bizleri uysallığa ikna eder.