Önümüzde sınırsız, sonsuz bir zaman olduğunu düşünür, rutinlerin yahut aşina olduğumuz hayatın güvenliğini, bilinmezliğin macerasına tercih ederiz. Hiçbir kuytu köşesi olmayan hayatımızın birtakım sürprizlere gebe olması gerektiğine inanır, inisiyatif almaktan kaçınırız. Yaşamımızı şekillendiren irademiz ve seçimlerimiz değil, çoğunlukla dayatmalar ve yönlendirmeler olur. Bu sınırlar dahilinde içimizdeki çölün sessiz sonsuzluğunda, çorak ıssızlığında hayatlarımızı kökten değiştirecek bir mucize ararız. Delidolu hikayemizin anlatıcısı olduğumuz günleri düşleyerek gençliğimizi hiç bitmeyecekmiş gibi “o” gün gelene kadar fütursuzca tüketiriz. O günün geleceğine, gelmesine gerektiğine dair kör bir inançla sahte bir umut tekdüze yaşamlarımızı öleceğimiz güne kadar ipotek etmiştir. Gözlerimizi Çölün uçsuz bucaksız bereketsiz topraklarına her diktiğimizde biraz daha beklememiz gerektiğini fısıldar çöl bize, gençliğimizin sonsuz olduğunu, istersek her şeyi bırakıp sıfırdan yeni bir hayat kuracağımızı söyler. Ancak bu zamana kadar bekleyişimiz boşuna olmamalıdır, son bir umut ve gayret kırıntısı gençliğimizin son kırıntılarını da süpürür. Gelecek olan geldiğinde bedenimiz ve ruhumuz hala eskisi gibi olacak mıdır, ya da daha önemlisi hala dünyada olacak mıyız?
Böylece, kitabın temel sorularından biri sonsuz ve biricik gördüğümüz yaşamımızı ne uğruna harcadığımızdır. Aldığımız onca eğitim, bu yaşımıza gelmemizi sağlayan tüm deneyimlerimiz ve yıllar hayatlarımıza en ufak bir mucize vadetmez. Bu her an gerçekleşmesi beklenen mucize bekleyen düşünceler, yaşadığımız o anı yani şimdiyi çekilir hale getirmek için uydurduğumuz hüsnükuruntulardır, zihnimizin bizlere kurduğu tuzaklardır. Yaşamımızın biricik, bize özel olduğunu farz ederiz. Diğer insanlardan farklı olduğumuz hissi yakamızı