Kemal’in Füsun’a duyduğu hisler, başlangıçta toplumsal kalıplardan arınmış saf ve sarsıcı bir aşkken, Füsun’u kaybetmenin verdiği suçluluk duygusuyla zamanla yoğun bir saplantıya ve onun dokunduğu nesneleri biriktirme derecesinde bir fetiş hastalığına evrilmiştir.
Kemal, acı çektikçe Füsun’u yaşayan kanlı canlı bir kadından ziyade zihninde kutsallaştırdığı estetik bir nesneye dönüştürmüş, fakat bu yıkıcı melankoliyi kurduğu müze sayesinde ölümsüz bir sanat eserine dönüştürmeyi başarmıştır.
Bu yönüyle onun hisleri, sahte ve boş bir hayatta tutunabileceği yegane anlamı yaratan, acıyla harmanlanmış dini olmayan dünyevi bir bağlılıktır...
Kemal'e kısa bir tavsiyem olacak. "Aşkını ya cesaretle yaşa ya da kaybettiğinde olgunlukla kabul edip yoluna devam et"