Miras , okuduğum dönemde oldukça popüler olan kitaplardan biriydi ve aradan zaman geçmesine rağmen hâlâ birçok detayını hatırlıyor olmam, bende bıraktığı etkinin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor aslında. Kitap, Norveç’te geçen bir aile hikâyesini anlatıyordu ve en çarpıcı taraflarından biri de gerçek yaşamdan izler taşıdığı hissini okuyucuya çok güçlü şekilde geçirmesiydi. Okurken sürekli şunu düşündüğümü hatırlıyorum: Refah seviyesi yüksek, kültürel anlamda gelişmiş bir ülkede insanların daha “kusursuz” hayatlar yaşadığını sanıyoruz. Sanki aile içi kırgınlıklar, travmalar, suskunluklar ya da yıllarca kapanmayan yaralar yalnızca bizim coğrafyamıza aitmiş gibi düşünüyoruz. Fakat bu kitap bana insanın acısının ülke tanımadığını gösterdi. Çünkü travmaların dili aynı, sessizliklerin ağırlığı aynı, kırgınlıkların bıraktığı izler her yerde aynıydı.
Belki de bu yüzden kitap boyunca “coğrafya kaderdir” sözünün her zaman geçerli olmadığını düşündüm. İnsan, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın; aile içinde anlaşılmamışsa, değersiz hissettirilmişse ya da geçmişin yükünü sırtında taşıyorsa, bunun bıraktığı iz değişmiyor. Yazarın bunu çok nahif ama bir o kadar da sarsıcı bir şekilde işlemesi beni etkileyen en önemli unsurlardan biriydi. Olaylar büyük dramatik patlamalarla değil, gerçek hayatın içinden gelen sessiz gerilimlerle ilerliyordu. Bu da kitabı daha samimi ve daha gerçek kılıyordu.
Kitap bittikten sonra geriye kalan şey yalnızca bir aile hikâyesi değildi benim için. İnsan ilişkilerinin ne kadar karmaşık olduğunu, bazen yıllarca konuşulmayan şeylerin insanın içinde nasıl büyüdüğünü düşündüren bir romandı. Soğuk Norveç atmosferinin altında aslında çok tanıdık duygular vardı. Belki de kitabı etkileyici yapan tam olarak buydu: kilometrelerce uzak bir ülkede geçen bir hikâyede bile insan kendinden bir parça bulabiliyordu.