Nabokov’un tabiriyle bel kemiğini titreten, okuma zevkinin en doruklarına çıkaran kitaplar vardır. Koleksiyoncu kesinlikle onlardan birisi.
Roman alt sınıftan orta halli bir eğitimi olan ve lotoyu kazanıp sonradan zengin olan bir kelebek koleksiyoncusu Ferd’in , iyi eğitimli, daha üst sınıfa ait ve sanat okulu öğrencisi güzeller güzeli Miranda’ya olan saplantılı aşkı ve onu kaçırıp tutsak etmesi üzerinden gelişen olayları anlatıyor. Romanı sadece bu şekilde okumak bile yeterince keyifli bir gerilim romanı tadında.
Ancak, yazar romanın alt metninde cehaletin yıkıcılığı, kadın erkek ilişkileri, jenerasyonların çatışması, ölüm, hastalık, aşk, saplantı, sanat, aile ve psikoloji gibi konulara çok ince dokunuşlar yapmış. Bu dokunuşlar, tutsaklık ve umut, güç ve zorbalık kavramlarından, zorbalığın sanata ve yaratmaya yaptığı yıkımı, cehaletin daha açmadan söndürdüğü güzellikleri, sınıflar arası asla aşılamayan önyargıları, özgüvensizlik ve yetersizlik duygularımın neden olduğu şiddet ve acımasızlığı, empati kurmanın zorluğu gibi kavramları bana toplu bir şekilde sorgulattı.
Burada yazarın üslubundan da biraz söz etmenin tam sırası; yazar konuyu gayet ironik bir üslupla bir trajedi olarak işlemiş ve bazı yerlerde bu acı gerçekler Bernard Shaw’un tabiriyle en komik şakalara dönüşüyor. Kendimi gülerken bulduğum çok kısım oldu. Ancak, finali tam anlamıyla ve en klasik tabirle bir tokat gibiydi. Bitince içimi kaplayan hüzün duygusu da cabası. Kesinlikle çok, çok etkileyici