Hikmetullah Habibi'nin Beyaz Kağıtlar’ı klasik bir roman gibi ilerleyen bir hikâye anlatmıyor. Daha çok insanın kendi zihninin içinde yaptığı uzun bir yürüyüş gibi. Kitap boyunca olaylardan çok duyguların, düşüncelerin ve kırılganlıkların peşinden gidiyoruz. Zaten daha ilk sayfalardan itibaren yazarın amacının “cevap vermek” değil, hissettirmek isteyen bir yerde durduğu anlaşılıyor. Burada anlatılmamış hikâyeler, sorulmamış sorular var, cümlesi aslında kitabın bütün ruhunu özetliyor.
Benim kitapta en sevdiğim şey, şehrin karmaşasından kaçma isteğini anlatış biçimi oldu. Fakat burada fiziksel bir kaçıştan çok zihinsel bir sıkışmışlık hissi var. Gitmek isteyen ama bir türlü gidemeyen bir ruh hâli… Yazar, bunu doğrudan söylemek yerine metaforlarla kuruyor. Şehir bazen insanın omzuna çöken bir ağırlık, bazen de insanı kendine mahkûm eden görünmez bir duvar gibi hissediliyor. Bu yüzden anlatılan atmosfer akılda kalıcı hale geliyor.
İç monologların yoğunluğu bazı okurlar için yorucu olabilir ama bence kitabın en güçlü tarafı da burada saklı. Çünkü yazar karakterini dış dünyadan çok kendi zihniyle çatıştırıyor. Sürekli düşünen, sorgulayan, kendi içinde dolaşan bir anlatım var. Şiirsel anlatım kitabı düz bir anlatı olmaktan çıkarıyor. Özellikle yalnızlık, aidiyetsizlik ve anlaşılmama hissi çok sahici verilmiş.
Kitabı benim için daha özel yapan şey ise yazarın kitabını bana hediye etmiş olmasıydı. Böyle olunca metnin samimiyeti daha da hissediliyor. Zaten Beyaz Kağıtlar’ın en belirgin tarafı gösterişli olmaya çalışmaması. Sanki birinin içini dökmesini okuyormuşsunuz gibi. Bazen dağınık, bazen kırgın ama hep içten bir sesi var.
Eksik tarafları yok mu? Var elbette. Yer yer aynı duygunun etrafında fazla dolaşıyor hissi oluşabiliyor ve yoğun iç konuşmalar ritmi yavaşlatabiliyor. Ama sanırım bu da kitabın doğasına ait. Çünkü Beyaz Kağıtlar olay anlatmaktan çok bir ruh hâli yaşatmayı hedefleyen bir kitap. Ve bunu özellikle melankoliyle başarılı şekilde yapıyor.