Bazı kitaplar vardır, okurken değil de bittikten sonra içine çöker; sayfalar kapanır ama içindeki cümleler susmaz. Beyaz Kağıtlar tam olarak böyle bir kitap. İlk bakışta sadeliğiyle kendini geri çeken, fakat içine girildikçe katman katman açılan bir iç dünya anlatısı bu. Yazar, “beyaz”ı bir eksiklik değil, henüz söze dökülememiş olanın ağırlığı olarak kuruyor; suskunluk burada bir yokluk değil, yoğunlaşmış bir varlık hâli gibi.
Metnin en belirgin özelliği, geleneksel olay örgüsünden bilinçli bir şekilde uzak durmasıydı bence. Parçalı yapı, bir dağınıklık hissi yaratmaktan ziyade, zihnin doğal akışını taklit ediyor. Her parça, tek başına bir anlam kırıntısı taşırken, bütün içinde daha geniş bir ruh hâlinin izdüşümüne dönüşüyor. Bu yönüyle eser, anlatmaktan çok sezdirmeyi, açıklamaktan çok ima etmeyi tercih ediyor. Yazar burada bence, okurdan edilgen bir takip değil, aktif bir katılım bekliyor.
Yazarın, üslubu yalın; fakat bu yalınlık yüzeysel değil, aksine bilinçli bir arınmanın sonucu. Cümleler gösterişsiz, ama içlerinde yankılanan duygu yoğun. Yer yer, tek bir cümlenin uzun bir iç hesaplaşmanın özeti gibi durduğu anlar var. Yer yer durup düşünme ihtiyacı hissettim; çünkü bazı cümleler, sanki uzun zamandır aklımın bir köşesinde duran ama adını koyamadığım duygulara tercüman oldu. Bu da metni hızla tüketilecek bir yapıdan çıkarıp, sindirilmesi gereken bir esere dönüştürdü.
Kitabın en güçlü yanı, okuyucuya doğrudan bir şey anlatmaya çalışmaması. Bir hikâyeyi takip etmek yerine, bir ruh halinin içinde dolaşıyorsun. Bu yönüyle herkes için aynı etkiyi yaratmayabilir; çünkü Beyaz Kağıtlar, sabır isteyen ve içine girildiğinde anlam kazanan bir metin. Ama o sabrı gösterdiğinde, karşılığını fazlasıyla veriyor. Kişisel olarak, bu kitabı okurken en çok hissettiğim şey, metnin