Madalyonun İçi insanın geçmişinin aslında hiçbir zaman tamamen geçmediğini anlatan bir kitap. İçindeki hikâyelerde çocukluğunda sevgisiz büyüyenler, şiddeti normal sananlar, yalnızlığını yıllarca içine gömen insanlar var. Her karakterin başka bir kırılma noktası olsa da hepsinin ortak tarafı, anlaşılmadan yaşamaya çalışmaları.
Kitabı okurken en etkileyici gelen şey, olaylardan çok insanların o olayları taşıma biçimiydi. Bazıları susarak, bazıları öfkelenerek, bazıları da kendini tamamen yok sayarak yaşamış her şeyi. Gülseren Budayıcıoğlu’nun dili çok sade ama tam da bu yüzden hikâyeler daha gerçek hissettiriyor. Abartılı dram yaratmıyor sadece insan ruhunun ne kadar karmaşık olduğunu olduğu gibi gösteriyor.
Bence kitabın en güçlü tarafı okurken bir karaktere üzülmekten çok, onu neden öyle biri hâline geldiğini anlamaya başlıyorsun ve kitap bitince insan ister istemez kendi içindeki “madalyonun içini” de düşünmeye başlıyor...