İç içe geçmiş birçok hikayenin, birçok kişi ve nesnenin bir arada olduğu sarmal hikayelerden oluşuyor. Aslında buna yazarın tarzı da diyebiliriz. Ayfer Tunç'un tarzını bir baklava dilimine benzetiyorum çoğu zaman. Bir noktadan başlayıp sonra genişleyen ardından en son kısımda bir başka noktada biten cinsten.
Romanda olayların merkezi sırtını denize dönmüş bir hastane.
Hastane = Türkiye
Labirent yapısı → karmaşık tarih
İç içe geçmiş hikâyeler → toplum
“Deliler” → dışlananlar / uyumsuzlar
“Düzen” → aslında görünüşte düzen
Yani burası sadece metafor değil, neredeyse ülkenin minyatürü
Bu labirent şeklindeki akıl hastanesi, sarmal hikayelerle birleşince bir nevi ülkenin tarihini simgeliyor. Sayfalar ağır ağır akıyor hissine kapılırken, ülkeye ve tarihin birçok noktasına işaret edişi ile Türkiye’nin modernleşme tarihinin anlatımı, modernleşme hesaplaşması ve dahası aktarılıyor. Bunu tarih kitabı gibi değil de Türkiye’nin tarih anlatma biçimini, gerçekle ilişkisini, toplumsal zihniyetini dolaylı ve ironik şekilde eleştirerek anlatıyor. Anlatımı doğal akışla okumak okuyucuda ayrı bir keyif bırakıyor. Ayrıca kitapta olaylar tek bir günde geçiyor: 14 Şubat 2007.
Hemen her paragrafta romana yeni bir karakter ekleniyor. Hastanenin tarihinde olan ya da hastane ile uzak yakın bağlantısı bulunan kişiler kitapta yer alıyor. Ayfer Tunç’un, romanın bir sesi olsaydı "gürültü ve kakafoni" olurdu diye ifade ettiği tek bölümlük romanda, bir ana karakter yok. Birçok kişinin hikâyesi derinleştirilmeden anlatılmış. Gerçek hayatta karşılığı olan karakterleri ekleyince, romanda 378 adet karakter; bunları çıkarınca 289 karakter kalıyor. Romanda çok kişi olmasına rağmen normal hikayesi anlatılan kişi sayısı 150 civarında. Düşündüğü sona ilerlemesi için bu karakterlerden 50 kadarını Ayfer Tunç