Dostoyevski deyince genelde insanın aklına büyük, ağır romanlar geliyor. Suç ve Ceza ya da Karamazov Kardeşler gibi. Ama Beyaz Geceler bambaşka bir yerde duruyor. Daha kısa, daha sakin ama bir şekilde daha içe işleyen bir hikâye.
Hikâye Sankt Petersburg’un “beyaz geceler”inde geçiyor. Güneş tam batmıyor, hava sürekli aydınlık kalıyor ve şehir garip bir rüya hâline bürünüyor gibi. Böyle bir atmosferde, yalnız bir genç adam her gece dolaşıyor. İnsanlarla pek bağı yok, daha çok kendi iç dünyasında yaşıyor.
Bir gece Nastenka adında genç bir kadınla karşılaşıyor. Aslında olay çok basit: konuşmaya başlıyorlar. Ama hikâye tam da burada açılıyor. Adam ilk defa gerçekten birine kendini anlatıyor. Nastenka da onu dinliyor. Dört gece boyunca birbirlerine hayatlarını anlatıyorlar.
Sonra şunu fark ediyorsunuz: adam aslında hep hayal ederek yaşayan biri. İnsanlara değil, onlara dair kurduğu hayallere tutunmuş. Nastenka ise başka birini bekliyor. Yani hikâyenin içinde bir buluşma var ama aynı zamanda bir “karşılık bulamama” durumu da var.
Bence kitabın en güçlü yanı da bu. Büyük olaylar yok ama insanın içindeki o tanıdık his çok net: bir şeyleri yaşamak yerine sürekli uzaktan izlemek, hayatın biraz dışında kalmak.
Beyaz Geceler bitince dramatik bir şey olmuyor ama garip bir şekilde aklında kalıyor. Çünkü oradaki adam biraz tanıdık geliyor. Tam yaşayamayan, hep bir adım geride duran o hâl…