Bazı kitaplar bittiğinde hikâyesi akılda kalır, bazılarıysa bıraktığı hisle uzun süre insanın içinde dolaşır. “Rip Akıntı” benim için ikinci gruba ait oldu.
Roman, ilk sayfalardan itibaren okuyucuyu belirsizliğin içine çekiyor. Hafızasını kaybetmiş bir adamın parçalanmış geçmişini takip ederken aslında sadece onun hikâyesini değil; insanın çaresizlik karşısında neye dönüşebileceğini de okumaya başlıyoruz. Kitap boyunca sürekli bir sıkışmışlık hissi vardı. Sanki karakterle birlikte daralan bir odada nefes almaya çalışıyorsunuz.
En sevdiğim tarafı, olayları büyük büyük anlatmak yerine duyguları yavaş yavaş insanın içine işlemesi oldu. Suçluluk, fedakârlık, vicdan, korku ve inanç gibi kavramlar bağırarak değil; satır aralarında sessizce büyüyor. Özellikle Mirza karakteri sadece yaşadıklarıyla değil, yaşamak zorunda bırakıldıklarıyla etkiliyor.
Kurgu temposu oldukça akıcıydı. Bazı bölümlerde “dur biraz” demeden sayfaları çevirdiğimi fark ettim. Özellikle geçmiş ile bugün arasındaki bağların yavaş yavaş açılması merak duygusunu sürekli diri tutuyor. Final kısmıysa birçok taşın yerine oturduğu, insanı kısa süre sessiz bırakan türden olmuş.
Kitapta dikkatimi çeken bir diğer şey de maneviyat ile psikolojik çatışmaların dengeli şekilde verilmesiydi. Ne tamamen karanlık bir anlatı var ne de her şeyi umutla örten bir bakış açısı… Daha çok insanın içindeki savaşın anlatıldığı bir hikâye hissi bırakıyor.
Elbette herkesin beklentisi farklıdır ama ben bu kitabı sadece bir olay örgüsü okumak için değil, karakterlerin yükünü hissetmek isteyenlere öneririm. Çünkü “Rip Akıntı”, bana göre bir insanın başına gelenleri değil; insanın ne kadarını içinde taşıyabildiğini anlatıyor. Rip Akıntı: Hayat