·208 syf.····Okunma: 24 Mayıs 2026 00:00 Kitapla ilgili en sevdiğim şey etiketler üzerinde durmasıydı. Bu noktayı "Atomik Alışkanlıklar" kitabı da değinmişti ve kesinlikle çok hak vermiştim. Beyin her koşulda çelişkiyi sevmediğinden dolayı kendince tutunduğu bazı kurallar veya şemalar vardır. Biz insanlar gerek çevremizde olup bitenleri gerek kendimizi algılayışımızda belli başlı öğrenmelerimizle yorumlarız. Bu yorumlamalar ise genelde kişinin karakterine atıfta bulunur ve buna "temel atıf hatası" denir. İnsanlar, çevresindeki insanları yargılarken veya bir olay hakkında bir yorumda bulunurken ilk değindiği şey kişinin karakteri olur. Birisi geç kalıyorsa eğer trafikten değil o kişinin tembelliğine atıfta bulunur. Bu atıflar, çevremizi ve kendimizi yorumlayışımızı şekillendirir. Halbuki insan; bağlama, ortama, kişiye göre değişen bir varlıktır. Bazı insanların yanında a özelliğine sahipken, bazı insanların yanında özelliğine sahibizdir. Genel olarak çok ilgi bekleyen birisi değilken, belli başlı kişilere karşı çok ilgi beklerken buluruz kendimizi. Bu, aslında kendimize olan tanışıklığımızın yanlış olmasından kaynaklanmaz, tam tersi kendimizle daha tanışık oluruz. Birçok mekan, insan ve durum bizim yeni bir yönümüzü keşfetmemize olanak sağlar. Belki de yeni keşfettiğimiz o yön hiç yoktur içimizde, sonradan gelmiştir bize ama bir şekilde yenidir. İşte bundandır insanlar sürekli sınırlarınızı aşın, kendinizi aşın diyorlar. Her keşfettiğiniz yeni yer, keşfettiğiniz yeni insan ve keşfettiğiniz yeni olaylar bizi aslında bizimle daha çok yakınlaştırıyor. Ben şahsen nedense bir an önce kendimi tanıma olayını aşıp genç yetişkinlikten çıkmış olmak istiyorum ama sanırım yaşımız kaç olursa olsun zihni yeni deneyimlere açarsak kendi içimizde değişecek yeni şeyler, yeni özellikler ve yeni varyasyonların çıkacak. Beynimin bu sonuç odaklı düşünme biçimini umarım bir an önce bırakabilirim çünkü hayat akışta güzel hep kontrolcü ve sonuç odaklı değil. İlerideki Arda umarım kalbini yeniliklere yeteri kadar açabilirsin.
İkinci en sevdiğim şey ise kitabın durduğu, kabullenmek. Acı nereye gidersek gidelim var ve her şey geçici. Geçicilik kavramı da nedense benim kabullenemediğim bir başka olay. Acıyı hafifletmek istersek onun geçici olduğunu bilmemiz gerek ama bir şeyin geçici olduğunu bilmek -acı olsa bile- bana acı veriyor. Ama acıdan kurtulmak istersek onu ilk önce kabullenmemiz gerekiyor, ardından gerektiğinde veda etmemiz gerekiyor. Vedaları sevmem acı olsa bile nedense. Ama acıdan öğrendiğimizi öğrendikten sonra veda etmek gerekir. Acının içinde yaşamakta, kabullenmekte aslında bizi büyütür ve tekrardan bizi kendimizle tanışık hale getirir. En önemlisi acıdan gerçekten kaçılmıyor. Her iyiliğin, her üzüntünün içerisinde acı oluyor.
Üçüncü sevdiğim nokta ise kitabın değindiği, kendimizi tanımlarken düşüncelerimizden duygularımızdan arınmamızdı. Marina'nın
"I am not my body, not my mind or my brain (ha)
Not my thoughts or feelings, I am not my DNA
I am the observer, I'm a witness of life"
sözlerini bu kitap ile daha iyi anladım.
Bir ben var, bir de beni gözlemleyen gözlemci ben. Ben; her şeyi hisseder, düşünür, duyumsar. Gözlemci ben, bunların hepsinden üstün ve benin aldığı deneyimlerden ders alıp deneyimlenen bendir. Beynimizden geçen her düşüncenin gerçek olmadığı gibi kendimizi de tanımlamaz. Biz düşüncelerin ve duyguların var olduğu bir yeriz. Daha çok gökyüzüyüz. Havanın güneşli olması, bulutlu olması bizi tamamen tanımlamadığı gibi havanın sürekli o şekilde kalacağı da anlamına gelmez.
Son olarak en sevdiğim nokta, nasıl yaşamamızın daha önemli olduğu. Hayatımızdaki hedefler peşinde koşturan biz, nasıl davrandığımızı veya hayatı nasıl yaşamamız gerektiğini unutuyoruz. Bu durumda aslında sonuç odaklı kontrolcü olmam pek nadir değil. Ama yine de ileride psikolog olacağım fikriyle sürekli çatıştım fakat nasıl bir psikolog oalcağım fikrine çok az yer verdim aklımda. Ya da bunları bunları başarıp öğrenmek istiyorum dedim sürekli ama bu süreçte nasıl birisi olacağım hakkında o kadar da düşünmedim. Bence bu biraz da modern zamanın sıkıntılarından olsa gerek. Yine de, ne olacağımızı değil de nasıl birisi olacağımız sorulsaydı zamanında.
Kafamın içindeki impulsif düşüncelerin yer aldığı, hayatımın en kaygılı bağlandığım(??) dönemde aldığım kitap beni bu kadar etkileyeceğini düşünmezdim nedense. Sadece takıntılardan kurtulmanızı sağlamaktan ziyade; nasıl birisi olduğunuzu tanımlarken, hayatın hakkını verirken neleri dikkat etmemiz gerektiğini anlattı bana bu kitap. Elbet ki direkt bana uygulamalı olarak geçmedi, hala kontrolcü tarafım var. Ama günün sonunda, kendime çok yabancılaştığımı düşündüğüm zaman aklıma bu kitap gelecek ve aslında kendime daha çok yakınlaştığımı fark edeceğim. Bir şeylerin geçiciliğine inanmadığım zaman, sürekli böyle mi olacağım ben dediğim zaman da aklıma bu kitap gelecek. Hep bir şeyleri kontrol etmeye çalıştığım zaman, sürekli sonuç odaklı gitmeye çalıştığımı fark ettiğim zaman, yine aklıma bu kitap gelecek.