·552 syf.··Beğendi
···Okunma: 29 Mayıs 2026 19:27 Bazen bir kitabı bitirdiğinizde aklınızda karakterler kalır, bazen olaylar, bazen de unutulmaz bir final sahnesi. Tanrı’nın Formülü’nü bitirdiğimde ise aklımda yalnızca sorular kaldı. Üstelik bu sorular romanın son sayfalarında değil, daha ilk sayfasında başlamıştı. Çünkü José Rodrigues dos Santos, okurunu alışılmadık bir iddiayla karşılıyor: Romanda yer alan bilimsel verilerin tamamı gerçektir. Bu cümle, kitabı sıradan bir kurgu olmaktan çıkarıp daha en başından bir düşünce deneyine dönüştürüyor.
Bu romandan önce Süleyman’ın Anahtarı’nı okumuştum. Her ne kadar iki eser doğrudan devam kitabı sayılmasa da aralarında güçlü bir bağ bulunuyor. Hatta bugün dönüp baktığımda Tanrı’nın Formülü’nü önce okumanın daha doğru olacağını düşünüyorum. Çünkü Süleyman’ın Anahtarı’nda beni en çok zorlayan noktalardan biri Thomas Noronha’nın sahip olduğu geniş bilgi birikimiydi. Kriptolojiden fiziğe, matematikten felsefeye kadar uzanan bu donanım zaman zaman bana fazla kusursuz görünmüştü. Ancak Tanrı’nın Formülü’nü okuduktan sonra bu düşüncem önemli ölçüde değişti. Çünkü bu roman yalnızca Thomas’ın peşine düştüğü gizemi değil, onun düşünsel yolculuğunu da anlatıyor. Babasından, akademisyenlerden, İranlı bilim insanlarından ve farklı kültürlerden beslenen bir öğrenme sürecinin izlerini görüyoruz. Böylece sonraki romanda karşımıza çıkan karakter çok daha sağlam bir zemine oturuyor.
Roman görünürde Einstein’ın geride bıraktığı bir sırrın peşinden gidiyor. Fakat sayfalar ilerledikçe bunun yalnızca bir başlangıç noktası olduğu anlaşılıyor. Çünkü Santos’un asıl ilgilendiği şey bir şifreyi çözmekten çok daha büyük sorular. Evren neden var? Bilinç nedir? Yaşamın bir amacı var mıdır? Tanrı fikri insanlığın bir yanılgısı mı, yoksa henüz tam olarak anlayamadığımız bir gerçeklik mi? Romanın merkezinde işte bu sorular bulunuyor.
Bu noktada eser, tarihî bir gizem romanından çok bilim, felsefe ve din arasında kurulan uzun bir diyaloğa dönüşüyor. Kuantum fiziği, kozmoloji, bilgi teorisi ve matematik anlatının omurgasını oluştururken; Budizm, Hinduizm ve Taoizm gibi Doğu öğretileri de bu tartışmanın önemli bir parçası hâline geliyor. Özellikle kadim öğretilerde yer alan bazı evren ve yaratılış tasavvurlarının modern fizik kuramlarıyla yan yana getirilmesi oldukça dikkat çekici. Yazarın vermek istediği temel mesajlardan biri, insanlığın bugün bilim aracılığıyla ulaştığı bazı fikirlerin, binlerce yıl önce farklı semboller ve anlatılar aracılığıyla sezilmiş olabileceği düşüncesi.
Ancak romanın beni en çok düşündüren yönü bu paralelliklerden çok, bilim ile felsefe arasındaki çizgiyi sürekli bulanıklaştırması oldu. Santos bir yandan antropik ilke, hassas ayar problemi ve döngüsel evren modelleri gibi gerçek bilimsel tartışmalardan yararlanıyor; diğer yandan bu teorilerden hareketle oldukça cesur sonuçlara ulaşıyor. Kitabın sonunda karşımıza çıkan “Evrenin amacı zekâyı üretmektir ve zekânın nihai amacı Tanrı’yı yaratmaktır.” düşüncesi bunun en belirgin örneği. Çünkü burada artık bilimsel bir teoriden değil, bilimsel veriler üzerine inşa edilmiş büyük bir felsefi varsayımdan söz ediyoruz. Romanın en güçlü ve en tartışmalı yanı da tam olarak burada yatıyor.
Kitap boyunca rahatsızlık duyduğum noktalardan biri ise İslam dünyası ve Ortadoğu’nun ele alınış biçimi oldu. Santos’un özellikle İran bölümlerinde yer yer Batı merkezli bir bakış açısına yaslandığı hissediliyor. Bölgenin toplumsal yapısı, insanları ve kültürel dinamikleri bazı yerlerde fazla genelleştirilmiş ve indirgenmiş görünüyor. Bu durum romanın düşünsel derinliğini bütünüyle zedelemese de, anlatının belirli bölümlerinde hissedilen bir önyargı atmosferi oluşturuyor. Bu nedenle kültürel ve toplumsal tespitleri okurken belirli bir mesafeyi korumakta fayda olduğunu düşünüyorum.
Buna rağmen Tanrı’nın Formülü’nü Süleyman’ın Anahtarı’ndan daha çok sevdim. Anlatı daha akıcı, tempo daha yüksek ve ortaya atılan fikirler daha güçlü bir bütünlük içerisinde sunuluyor. Ancak kitabı eline alan okurların tarihî ve arkeolojik bir gizem beklememesi gerektiğini de belirtmek gerekir. Çünkü bu eser ne bir tarih romanı ne de klasik bir polisiye. Daha çok, bilimsel teoriler ile varoluşsal sorular arasında dolaşan uzun bir düşünce yolculuğu.
Tanrı’nın Formülü’nü kapattığımda Einstein’ın sırrını, İran’daki kovalamacaları ya da Thomas’ın çözdüğü denklemleri düşünmüyordum. Aklımda kalan şey çok daha basit ama çok daha sarsıcı bir soruydu: Ya evrenin hikâyesi insanın ortaya çıkışıyla değil, insanın bir gün yaratacağı şeyle tamamlanacaksa? Santos bu soruya kendi cevabını vermiş görünüyor. Ben ise kitabı bitirdiğimde cevaplardan çok sorularla baş başa kaldım. Belki de Tanrı’nın Formülü’nün asıl başarısı burada yatıyor. Çünkü bazı romanlar bir hikâye anlatır; bazıları ise son sayfa kapandıktan sonra da zihninizde yaşamaya devam eder.