Bazı romanlar bir hikâye anlatır. Bazıları ise bir sorunun peşine düşer. José Rodrigues dos Santos’un İsa’nın Son Sırrı adlı romanı ikinci gruba ait eserlerden biri. Üstelik peşine düştüğü soru yalnızca bir polisiyenin çözmeye çalıştığı gizemlerden biri değil; iki bin yıldır din tarihinin, ilahiyatın ve insanlığın ortak hafızasının merkezinde duran büyük bir mesele: Tarihin anlattığı İsa ile inancın anlattığı İsa aynı kişi mi?
Roman daha ilk sayfalarında niyetini açık ediyor. Kutsal Topraklar’ı gösteren harita ve hemen ardından gelen “Burada sunulan bütün tarihsel ve bilimsel veriler gerçektir.” ifadesi, okura sıradan bir macera romanı okumadığını hissettiriyor. Dos Santos’un amacı yalnızca sürükleyici bir hikâye anlatmak değil; tarihsel İsa araştırmalarını, İncil metinlerinin oluşum sürecini ve yüzyıllar boyunca yapılan metinsel müdahaleleri kurgu aracılığıyla tartışmaya açmak.
Nitekim romanın sonunda yer alan yazar notu da bunu doğrular nitelikte. Yararlanılan kaynaklar, görüşülen uzmanlar, ziyaret edilen şehirler ve yapılan araştırmalar, kitabın arkasında ciddi bir emek bulunduğunu gösteriyor. Dos Santos’un en güçlü yanı da burada ortaya çıkıyor. Ortaya attığı hiçbir tezi havada bırakmıyor. En küçük ayrıntıları bile araştırıyor, olası itirazları hesaba katıyor ve okurun aklına gelebilecek soruların büyük kısmını daha sorulmadan cevaplıyor. Bu nedenle İsa’nın Son Sırrı yalnızca yazılmış değil, adeta inşa edilmiş bir roman hissi veriyor.
Romanın merkezinde İncil metinlerinin tarihsel yolculuğu bulunuyor. Erken dönem Hristiyanlığın iç mücadeleleri, kutsal metinlerin aktarım süreçleri ve zaman içerisinde yapılan bilinçli ya da bilinçsiz değişiklikler, dünyanın farklı noktalarında işlenen cinayetlerle iç içe geçirilerek anlatılıyor. Akademik bir çalışmada ağır