Puan vermedi·360 syf.··
2026 8. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 30 Mayıs 2026 08:40
Anna Burns’ün Sütçü kitabını elime ilk aldığımda, beni nasıl bir girdabın içine çekeceğinden tamamen habersizdim. Hani bazı kitaplar vardır, ilk sayfadan itibaren size tanıdık bir hikaye anlatmaz da sizi hiç bilmediğiniz, havası bile farklı bir odada yalnız bırakır ya; Sütçü tam olarak öyle bir kitap. ​Kitabı okurken hissettiğim ilk şey derin bir klostrofobi duygusuydu. Hikaye, adı konulmamış ama her köşesinden baskı, çatışma ve barut kokusu sızan bir şehirde geçiyor. En garip ve sarsıcı olanı ise kitaptaki neredeyse hiçbir şeyin adının olmaması. Karakterlerin isimleri yok; "ortanca kız kardeş", "ilk enişte", "koşan çocuk" ya da kitaba adını veren o tekinsiz figür: "Sütçü". Yazar bu tercihiyle aslında bize şunu söylüyor: Bu baskıcı dünyada birey olmanın, bir isme sahip olmanın hiçbir önemi yok. Önemli olan tek şey, o devasa topluluğun dişlilerine uyum sağlayıp sağlamadığın. ​Başkahramanımız, yürürken 19. yüzyıl romanları okuyan 18 yaşında bir genç kız. Sırf bu yüzden, yani sırf toplumun geri kalanından biraz farklı bir ritimde yaşadığı, kafasını kaldırıp etraftaki o kasvetli gerçeğe bakmak yerine kitaplara sığındığı için bir anda "tuhaf" ilan ediliyor. İşte romanın kalbi tam burada atıyor: Dedikodunun, mahalle baskısının ve "Elalem ne der?" cenderesinin bir insanı nasıl yavaş yavaş nefessiz bıraktığını o kadar saf ve çıplak bir şekilde görüyorsunuz ki... ​Sütçü adındaki o nüfuzlu, karanlık adamın genç kızı adım adım takip etmesi, onun hayatına sinsice sızması fiziksel bir şiddet içermiyor belki ama psikolojik olarak yarattığı o tekinsiz hava insanı oturduğu yerde geriyor. İşin acı tarafı, kızın başına gelen bu taciz ve baskı, çevresi tarafından "Zaten o da yürürken kitap okuyordu, dikkat çekiyordu" denilerek normalleştiriliyor. ​Sütçü'yü okumak çok kolay bir deneyim değil, dürüst olmak gerekirse. Yazarın uzun, noktalama işaretlerine pek yüz vermeyen, adeta bir insanın iç döküşü gibi akan, bazen dolambaçlı ama inanılmaz akıcı bir üslubu var. Sanki bir kafede oturmuşuz da, çok yorgun ama bir o kadar da güçlü bir arkadaşım başından geçen bir kabusu bana tüm detaylarıyla, heyecanla ve biraz da kırgınlıkla anlatıyor gibi hissettim. ​Kitabı bitirdiğimde içimde kalan his, sadece politik bir çatışmanın ortasında kalan bir genç kızın hikayesi değildi. Dünyanın neresinde olursak olalım; mahallenin, ailenin, devletin ya da sadece "çoğunluğun" kurallarına uymadığımızda üzerimize dikilen o yargılayıcı gözlerin hikayesiydi bu. Başkalarının çizdiği sınırların içinde sıkışıp kalmış ama yine de kendi içindeki o küçük özgürlük alanını (yürürken kitap okumayı) korumaya çalışan herkesin çok derin bağ kurabileceği, sarsıcı ve çok insani bir roman.
SütçüAnna Burns · İthaki Yayınları · 2020522 okunma
·
44 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.