Colin Barrett’in Vahşi Evler kitabını elime alıp bitirdiğimde, üstümden ağır bir kamyon geçmiş gibi hissettim. Hani bazı kitaplar vardır, bittiğinde kapağını kapatır, derin bir nefes alır ve bir
Kitap, adından da anlaşılacağı gibi insan ruhunun o pek kurcalamak istemediğimiz karanlık odalarına dalıyor. Yazar, bizi bir suçun, bir günahın ya da sapkınlığın adım adım nasıl inşa edildiğini izlemeye davet ediyor. Kitabı okurken en çok hissettiğim şey, kötülüğün öyle gökten zembille inen, canavarca bir şey olmadığıydı. Aksine, çok tanıdık, çok insani zaaflardan beslenen, içimizde usul usul büyüyen bir "çırak" gibi. Küçük bir kıskançlık, anlık bir hırs ya da bastırılmış bir öfke, doğru şartlar bir araya geldiğinde insanın içindeki o karanlığı nasıl da uyandırabiliyor, yazar bunu harika göstermiş.
Üslubu inanılmaz derecede akıcı ve sürükleyici. Hikaye sizi hiç yormadan, sanki bir dostunuzla gece yarısı loş bir odada oturmuş, gizli bir itirafı dinliyormuşsunuz gibi içine çekiyor. Karakterlerin içsel çelişkileri, vicdan azapları ve kendi kendilerini haklı çıkarma çabaları o kadar tanıdık ki... Okurken ister istemez "Ben olsaydım ne yapardım?" sorusunun çıkmaz sokağına giriyorsunuz.
Eğer insan psikolojisinin o gizemli yollarında yürümeyi, bir insanın nasıl adım adım kendi cehennemini yarattığını izlemeyi seviyorsanız, bu kitap tam size göre. Ağdalı cümlelerden uzak, doğrudan kalbe ve zihne dokunan, bittiğinde bile kafanızda tartmaya devam edeceğiniz çok güçlü bir anlatı. Kesinlikle şans verilmesi gereken, kısa ama iz bırakan bir yapıt.