Yokum Biraz

Yokum Biraz
@YokumBiraz
Memur
İstanbul Üniversitesi
Diyarbakır
21 okur puanı
Temmuz 2021 tarihinde katıldı
Puan vermedi·224 syf.··
2026 10. kitabı
·
5 saatte okudu
·
Okunma: 06 Haziran 2026 13:57
Colin Barrett’in Vahşi Evler kitabını elime alıp bitirdiğimde, üstümden ağır bir kamyon geçmiş gibi hissettim. Hani bazı kitaplar vardır, bittiğinde kapağını kapatır, derin bir nefes alır ve bir süre sadece boşluğa bakarsınız ya; işte bu tam olarak öyle bir roman. ​Barrett bizi alıp İrlanda’nın yağmurlu, kasvetli ve herkesin birbirini bir şekilde tanıdığı, ama kimsenin kimseye gerçekten yardım edemediği küçük bir taşra kasabasına götürüyor. Ama burası öyle kartpostallardaki gibi sevimli, yeşil bir İrlanda kasabası değil. Burası; gençlerin sıkıntıdan patladığı, geçmişteki hataların bir gölge gibi herkesi takip ettiği, tekinsiz ve sert bir yer. ​Kitabın en büyüleyici yanı, yazarın abartıdan uzak, saf ve çarpıcı anlatımı. Edebi sanata, süslü cümlelere veya insanı yoran akademik analizlere hiç girmiyor. O kadar yalın ve doğal bir dille yazmış ki, karakterlerin hissettiği o çaresizliği, sıkışmışlığı ve havada asılı duran öfkeyi sanki yan odadalarmış gibi hissediyorsunuz. Karakterler o kadar kanlı canlı ki, hiçbirini tamamen suçlayamıyor, hiçbirine de tamamen hak veremiyorsunuz. Her biri kendi hayatının enkazı altında kalmış, bir çıkış yolu arayan ama her adımda daha da batan sıradan insanlar. ​Hikaye bir kaçırma olayı etrafında dönüyor gibi görünse de aslında bu olay sadece bir bahane. Kitap asıl gücünü o büyük, gösterişli aksiyon sahnelerinden değil; sessiz akşamlardan, mutfak masalarında yapılan o gergin konuşmalardan ve karakterlerin kendi içlerindeki o derin yalnızlıktan alıyor. Yazar, taşrada yaşamanın getirdiği o klostrofobik, yani insanın üstüne üstüne gelen havayı muazzam aktarmış. Gitmek istersiniz ama gidemezsiniz; kalsanız, her gün aynı duvarlara çarparsınız. Vahşi Evler işte bu çaresizliğin romanı.
Vahşi EvlerColin Barrett · İthaki Yayınları · 202679 okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Puan vermedi·360 syf.··
2026 8. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 30 Mayıs 2026 08:40
Anna Burns’ün Sütçü kitabını elime ilk aldığımda, beni nasıl bir girdabın içine çekeceğinden tamamen habersizdim. Hani bazı kitaplar vardır, ilk sayfadan itibaren size tanıdık bir hikaye anlatmaz da sizi hiç bilmediğiniz, havası bile farklı bir odada yalnız bırakır ya; Sütçü tam olarak öyle bir kitap. ​Kitabı okurken hissettiğim ilk şey derin bir klostrofobi duygusuydu. Hikaye, adı konulmamış ama her köşesinden baskı, çatışma ve barut kokusu sızan bir şehirde geçiyor. En garip ve sarsıcı olanı ise kitaptaki neredeyse hiçbir şeyin adının olmaması. Karakterlerin isimleri yok; "ortanca kız kardeş", "ilk enişte", "koşan çocuk" ya da kitaba adını veren o tekinsiz figür: "Sütçü". Yazar bu tercihiyle aslında bize şunu söylüyor: Bu baskıcı dünyada birey olmanın, bir isme sahip olmanın hiçbir önemi yok. Önemli olan tek şey, o devasa topluluğun dişlilerine uyum sağlayıp sağlamadığın. ​Başkahramanımız, yürürken 19. yüzyıl romanları okuyan 18 yaşında bir genç kız. Sırf bu yüzden, yani sırf toplumun geri kalanından biraz farklı bir ritimde yaşadığı, kafasını kaldırıp etraftaki o kasvetli gerçeğe bakmak yerine kitaplara sığındığı için bir anda "tuhaf" ilan ediliyor. İşte romanın kalbi tam burada atıyor: Dedikodunun, mahalle baskısının ve "Elalem ne der?" cenderesinin bir insanı nasıl yavaş yavaş nefessiz bıraktığını o kadar saf ve çıplak bir şekilde görüyorsunuz ki... ​Sütçü adındaki o nüfuzlu, karanlık adamın genç kızı adım adım takip etmesi, onun hayatına sinsice sızması fiziksel bir şiddet içermiyor belki ama psikolojik olarak yarattığı o tekinsiz hava insanı oturduğu yerde geriyor. İşin acı tarafı, kızın başına gelen bu taciz ve baskı, çevresi tarafından "Zaten o da yürürken kitap okuyordu, dikkat çekiyordu" denilerek normalleştiriliyor. ​Sütçü'yü
SütçüAnna Burns · İthaki Yayınları · 2020523 okunma
Puan vermedi·464 syf.··
Beğendi
·
2026 7. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 01 Mayıs 2026 07:27
Sofía Segovia’nın Arıların Uğultusu kitabını bitirdiğinde, kulağında gerçekten de o dinmeyen, mistik uğultu kalıyor. Kitap, seni Meksika’nın tozlu yollarından alıp bir mucizenin tam ortasına bırakıyor ama bunu yaparken hiç acele etmiyor; tıpkı bir arının çiçekten çiçeğe süzülmesi gibi ağırbaşlı ve zarif bir tempoda ilerliyor. ​İşte bu büyüleyici hikâyeye dair hissettiklerim: Bir Mucizeyle Tanışmak ​Hikâye, yüzü deforme olmuş ve terk edilmiş bir bebeğin, bir arı bulutuyla sarılmış halde bulunmasıyla başlıyor. Simonopio adındaki bu çocuk, Morales ailesi tarafından sahiplenildiğinde sadece bir evlat değil, aslında ailenin koruyucu meleği haline geliyor. Simonopio konuşmuyor, ama arıların fısıltısını dinleyerek geleceği, tehlikeyi ve toprağın dilini herkesten önce duyuyor. ​Büyülü Bir Gerçeklik Kitabın en güzel yanı, mucizeleri çok doğal bir şeymiş gibi anlatması. Arıların bir çocuğu koruması, onun doğayla kurduğu o kopmaz bağ, okurken size hiç "saçma" gelmiyor. Aksine, Simonopio’nun gözlerinden dünyaya bakmak, modern insanın çoktan unuttuğu o kadim doğa sevgisini hatırlatıyor. Segovia, sert gerçekleri (devrim, salgın hastalıklar, arazi kavgaları) anlatırken araya serptiği bu masalsı dokuyla insanın ruhunu dinlendiriyor. Yazar Toprağa bağlılığı, aile bağlarının gücünü ve bazen kaderin kaçınılmazlığını o kadar samimi bir yerden yakalıyor ki, kendinizi Morales ailesinin bir ferdi gibi hissetmeye başlıyorsunuz. İyi okumalar...
Arıların UğultusuSofia Segovia · İthaki Yayınları · 087 okunma
Puan vermedi·536 syf.··
2026 6. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 16 Nisan 2026 21:44
Kitap bizi II. Dünya Savaşı’nın en hareketli dönemlerine, Mısır’ın o uçsuz buçaksız çöllerine götürüyor. Ama bu sadece bir savaş romanı değil; daha çok bir satranç tahtası gibi. Bir yanda Almanlar, diğer yanda İngilizler ve tam ortada ne yapacağını, kime güveneceğini şaşıran karakterler var. ​Meade, atmosferi o kadar canlı kurmuş ki; Kahire’nin kalabalık çarşılarından çıkıp Sakkara’nın piramitlerine doğru giderken sıcaklığı teninizde hissediyorsunuz. Kitabın içine girmek hiç zor olmuyor; yazar sizi ilk sayfadan elinizden tutup o gizemli dünyanın içine çekiveriyor. Bu kitabın en güzel yanı, karakterlerin "süper kahraman" olmaması. Hepsinin korkuları, zaafları ve geçmişten gelen yükleri var. Yazım dili inanılmaz akıcı. Cümleler su gibi akıp gidiyor, gereksiz betimlemelerle sizi boğmuyor. Olay örgüsü ise tam bir bulmaca gibi. Tam "Tamam, şimdi anladım olayı" dediğiniz anda bir köşe dönüyorsunuz ve her şey değişiyor. Sakkaranın Kumları, bittiğinde "Vay be, ne hikayeydi!" dedirten kitaplardan. Kahvenizi alıp, telefonunuzu sessize alıp kendinizi çölün gizemine bırakmak için harika bir seçim. Meade, tarihin gerçekliğini kurgunun heyecanıyla öyle güzel yoğurmuş ki, kitabı kapattığınızda sanki o çöllerden yeni dönmüş gibi hissedeceksiniz. ​Keyifli okumalar!
Sakkara'nın KumlarıGlenn Meade · Sia Kitap · 2025966 okunma
Puan vermedi·480 syf.··
2026 5. kitabı
·
15 günde okudu
·
Okunma: 28 Mart 2026 21:47
Kitap, Rus Çarlığı’nın son günlerine, o meşhur Romanov ailesinin trajik sonuna odaklanıyor. Ancak Meade, bunu kuru bir tarih dersi gibi anlatmıyor. Aksine, o karlı Rus gecelerinin soğuğunu teninizde hissettiriyor. Yazarın betimlemeleri o kadar canlı ki, kendinizi bir anda kürk paltonuza sarılmış, St. Petersburg’un geniş caddelerinde bir sırrın peşinden koşarken buluyorsunuz. Kim dost, kim düşman? Birine sonuna kadar güvenmek mi yoksa hayatta kalmak için ihanet etmek mi? Kitap boyunca bu sorular zihninizde dönüp duruyor. Karakterler o kadar insani zaaflara sahip ki, onlarla birlikte korkuyor, onlarla birlikte umut ediyorsunuz. ​"Acaba gerçekten böyle mi oldu?" sorusu, kitabın son sayfasına kadar yakanızı bırakmıyor. Her bölüm sonunda "bir sayfa daha" dedirten o klasik ama etkileyici sürükleyiciliğe sahip.
Romanov KomplosuGlenn Meade · Sia Kitap · 2025872 okunma