Sofie'nin Dünyası uzun zamandır "felsefeye giriş kitabı" olarak anılıyor ve kitabı bitirince bunun nedenini anlamak zor olmuyor. Ama bence onu özel yapan şey sadece felsefeyi anlatması değil, merak duygusunu canlı tutabilmesi.
Hikâye Sofie adında genç bir kızın posta kutusunda bulduğu gizemli mektuplarla başlıyor. İlk sorular oldukça basit görünüyor: "Sen kimsin?" ve "Dünya nereden geliyor?" Ama kitap ilerledikçe bu soruların aslında ne kadar büyük olduğunu fark ediyorsunuz.
Sofie, mektupları gönderen gizemli bir öğretmen sayesinde felsefe tarihini adım adım öğrenmeye başlıyor. Sokrates'ten başlayıp günümüze kadar gelen birçok düşünürle tanışıyoruz. Normalde ders kitabında sıkıcı gelebilecek fikirler, burada bir hikâyenin parçası hâline geliyor.
Benim en sevdiğim tarafı, kitabın okuyucuya sürekli soru sordurması oldu. Çünkü bir noktadan sonra sadece Sofie öğrenmiyor; siz de kendi kendinize düşünmeye başlıyorsunuz. "Ben kimim?", "Bir şeyi doğru yapan nedir?", "Gerçek dediğimiz şey tam olarak ne?" gibi sorular ister istemez akla geliyor.
Üstelik kitap sadece felsefe tarihi anlatıp bırakmıyor. Hikâye ilerledikçe kurgu da ilginç bir hâl alıyor ve başta okuduğunuz şeylere farklı gözle bakmaya başlıyorsunuz. Bu kısmı sürprizini bozmadan anlatmak zor ama kitabın en akılda kalan yönlerinden biri olduğunu söyleyebilirim.
Sofie'nin Dünyası bana göre felsefeyi öğretmekten çok, insanı yeniden merak etmeye teşvik eden bir kitap. Belki de bu yüzden yıllardır bu kadar çok okunuyor. Kitabı bitirdiğinizde bütün cevapları bulmuş olmuyorsunuz ama daha fazla soru sormaya başlıyorsunuz.