·192 syf.··Beğendi
···Okunma: 30 Mayıs 2026 15:41 Bu kitabı okurken içimde eskiden kalma bir yaranın tekrar deşildiğini ve kanatıldığını hissetim. Bu kitap bazen yeni bir duygu yaratmaz; zaten içeride duran bir duygunun üstündeki örtüyü kaldırır.
Kitap sanki bana C.’yi değil, kendimi göstermiş gibi.
C. karakterinin en büyük problemi aslında aylak olması değildir.
Onun problemi şudur:
Hayatın sıradanlaşmasına tahammül edemez.
Sürekli “başka bir şey” arar.
* Daha gerçek bir sevgi.
* Daha gerçek bir ilişki.
* Daha gerçek bir hayat.
Ama bulduğu her şey bir süre sonra eksik gelmeye başlar.
Bu yüzden kitap boyunca insanda tuhaf bir sıkıntı oluşur.
Çünkü bir noktadan sonra okuyucu şunu sormaya başlar:
“Ya benim hayatım da rutine dönüşmüşse?”
Bendeki kanayan eski yarada buydu. Çoktandır rutine dönen ama fark etmediğim beni acıtan bir hayat.
“Hayatımda, rutine dönmesine sebep olduğunu düşündüğüm her şeye ve herkese bağırıp çağırma isteği duydum.”
Bu kitabı okurken şunu fark etmem gerekiyordu:
“Ben hayata mı kızıyorum?”
Çünkü ben kendi içimde:
* sürekli öğrenmeye çalışan,
* yeni diller öğrenen,
* felsefe okuyan,
* kendini dönüştürmeye çalışan,
* “kabuk değiştirmeye”çalışan biriyim.
Ben hareket etmek istiyorum.
İçsel olarak büyümek istiyorum.
Ve bazen hayatın rutin tarafı buna engel gibi hissediyorum.
Aylak Adam’ın yarattığı acı tam da burada.
C. sürekli anlam arıyor. Ben de son aylarda çok sık “anlam” kelimesini kullanırken buldum kendimi.
Hatta bu sohbetin adı bile:
Ruhumun Anlam Arayışı
Olmasını istiyorum, Aylak adam kitabıyla ilgili görüşten çok, kendi iç dökmem, kendimi anlamaya çalışmam gibi.
Tesadüf değil.
Ama,
C. karakterinin peşinden sonuna kadar gidersek çok tehlikeli bir yere ulaşıyoruz.
Çünkü C. bazen şöyle düşünür:
“Mükemmel olmayan hiçbir şey yeterli değil.”
Ve bu düşünce insanı mutsuz eder.
Çünkü:
* eş kusurludur,
* evlilik kusurludur,
* iş kusurludur,
* hayat kusurludur.
Sonunda hiçbir şey yeterli gelmemeye başlar.
Ben kitabın bende açtığı yaranın biraz daha farklı olduğunu düşünüyorum. Kendime eleştiri yaptığım zaman.
Son bir-iki yılda:
* evlendim,
* iş kazası geçirdim,
* meslek hayatında mücadele ettim,
* sürekli gelecek planları yaptım,
* yurtdışını düşündüm,
* yeni bir hayat kurmaya çalıştım, mükemmel olmasını hayal ederek.
Bütün bunların arasında insan bazen durup şunu hisseder:
“Hayatım ne zaman bu kadar düzenli ve tekrar eden bir şeye dönüştü?”
İşte Aylak Adam o soruyu dürtüyor.
O yüzden ağlama hissi geliyor.
Çünkü kitap aslında sana:
“Hayallerin hâlâ yaşıyor mu?”
sorusunu soruyor.
Ben C.’ye benziyor muyum ?
Belki, çok az:
C. çoğu zaman sadece arıyor.
Ben ise ararken aynı zamanda bir şeyler inşa etmeye çalıştığımı düşünüyorum, en azından kendi kendimi soktuğum depresyondan çıkartmak için.
Mesleğimde ilerlemeye çalışıyorum.
Kendime yeni şeyler katmaya çalıştım.
Yeni planlar yaptım ama ne kadarına uydum ve gerçekleştirdim bilemiyorum.
Bu kitabın bıraktığı acı:
“Ben gerçekten yaşamak istediğim hayatı yaşıyor muyum?”
acısı.
Ve bu soru insanı çoğu zaman insanın başkasına değil, önce kendisine kızdırır.
Ve bugün ruhumun anlam arayışında,
Aylak Adam’ı kapattığımda özlediğim şey eski hayatım mıydı, yoksa henüz yaşayamadığım bir ihtimal mıydı?
Bu soruya cevap verdiğim zaman, bu kitabın neden bu kadar ruhumda derin bir yara açtığını anlamaya başladım.
Ben şunu anladım ben eski hayatımı değil, eski ihtimallerimi özlemiş olabilirim.
Eskiden önümde daha fazla bilinmezlik vardı.
* Mezun olacaktım.
* Nerede çalışacağımı bilmiyordum.
* Nasıl bir hayat kuracağımı bilmiyordum.
* Evlenecek miydim, taşınacak mıydım, yurtdışına gidecek miydim?
Hayat zor olabilir ama aynı zamanda açık bir ufuktu.
Bugün ise birçok şey şekillenmiş durumda.
* İşim var.
* Eşim var.
* Bir düzenim var.
* Günlerim birbirine benziyor.
Ve işte tam bu noktada Aylak Adam çok tehlikeli bir kitap oluyor.
Çünkü C. sürekli geçmişteki o “henüz seçilmemiş yolların” büyüsünü taşır.
Sanki başka bir sokağa dönse daha güzel bir hayat bulacakmış gibi.
Sanki başka bir kadın, başka bir şehir, başka bir tesadüf onu tamamlayacakmış gibi.
Ama kitap boyunca dikkat edersek C.’nin asıl sorunu hiçbir zaman bulamamak değildir.
Bulduğu şeylerde kalamamaktır.
Bu çok önemli bir ayrım.
Ben “eski hayatımı özledim” derken aslında şunu demiş oluyorum:
“Hayatımın daha açık uçlu olduğu zamanı özledim.”
Çünkü son yıllarımı düşününce, hep bir dönüşüm isteği görüyorum kendimde.
Yeni dil hedefleri…
Yüksek lisans hayalleri…
Yurtdışı düşünceleri…
Felsefe okumaları…
Ben durağan bir insan değilim.
Dolayısıyla evlilik, iş ve günlük hayatın doğal rutini bazen bana dar geliyor.
Ama burada dikkat etmem gereken çok önemli bir şey var.
Eski hayatımı özlemek ile eski hayatıma dönmeyi istemek aynı şey değilmiş.
Mesela bugün biri bana sihirli bir değnek verse ve beni üç yıl öncesine gönderse…
* Kaza geçirmemiş olacağım ve kırıklarım olmayacak vücudumda.
* Bugünkü sorumluluklarım olmayacak.
* Evliliğim olmayacak.
Ama aynı zamanda:
* Bugünkü deneyimlerim de olmayacak.
* Bugünkü olgunluğum da olmayacak.
* Şu anki sevdiğim insanların çoğu hayatımda olmayacak.
Gerçekten geri dönmek istiyor muyum?
Belki de “hayır”
Çünkü özlediğim şey geçmiş değil.
Özlediğim şey:
Hayatın henüz tamamlanmamış olduğu zamanlar.
Ve Aylak Adam tam da o yaraya dokunuyor.
Ruhumun Anlam Arayışı için bugünkü notum şu olurdu:
“Bazen geçmişi özlediğimizi sanırız. Oysa özlediğimiz şey geçmiş değil, geleceğin henüz yazılmamış olduğu günlerdir.”
Aylak Adam’ın bende açtığı yara bana biraz şöyle geliyor.
Belki de şimdi kendime sormam gereken soru şu:
Hayatım gerçekten rutinleşti mi, yoksa ben yeni hayaller kurmayı bir süreliğine bıraktım mı?
Bu ikisi aynı şey değil. Çok farklı şeyler. Ve bence kitabın bende bıraktığı sızı tam da bu ayrımın içinde saklı…