Gönderi

Belirsiz Bekleyiş Yaşamaktan Daha Yıpratıcıdır
10/10
·202 syf.··
Beğendi
·
2026 1. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 30 Mayıs 2026 00:00
Oğuz Atay ile tanışmam yıllar önceydi. Ben her ne kadar doğru okuma sırası ile okumasam da, ilk okumama en ünlü eseri ''Tutunamayanlar'' ile başlamıştım. Tutunamayanlar, ülkemizde yarım bırakılan kitapların başını çektiği bir kitap. İlk okuduğumda bana zengin bir dünyanın kapısını açan kitaptı. Özellikle kitabı bitirdiğimde neden ülkemizde yarım bırakıldığı konusunda düşündüğümde ise; özünde bireyselliği temel alan bir metnin olduğuna kanaat getirmiştim. Çünkü ülkemizde toplumsallık barındıran metinlerin daha çok ilgi gördüğü ve bireyselleşmeyi anlatan kitapların daha gözardı edildiği gerçeği var ve maalesef ki Atay daha yazın dünyasının başındayken bile sırf bu nedenlerden dolayı hor görülmüş bir yazar. Çünkü bireyselliğin ve ruh çözümlemelerinin topluma bir faydasının ve getirisinin olmayacağı kanaatinde olan dar görüşlü çevrenin baskılarına maruz kalmış. Ama şunu anlamıştım ki okuma serüvenim içinde daha önce böylesi bir yazarla tanışmamıştım. Onun yazdığı eserleri okumak hem zor hem de keyifli bir okuma sunuyordu bana. Şimdi tüm eserlerini daha doğru bir sıra ve ''Ben buradayım'' diye seslenen yazarımıza ''bende buradayım ey Atay ve seni tam anlamıyla anlayabilmek için işte başlıyorum yazın dünyana'' diyerek başlıyorum. İlk öykü, Beyaz Mantolu Adam'ın öyküsüdür. Bir manto sadece. Bir manto, bir insanın başına bu kadar iş açar mı? Toplumun hem varettiği hem de yok ettiği bir kişi. Yani toplum için hiçbir değeri olmayan ve kimsenin umursamayacağı bazı kişiler vardır ya hani toplumun içinde ne kadar yaşarşa yaşasın görülmez, bilinmez, duyulmaz... İşte ilk öykü böyle başlar. İlk önce var edilir. Sonra yaşatılır. Daha sonra ise yok edilir. Öyküde cami avlusunda görmezden gelinen adamın eline para tutuşturulur ve vicdan rahatlatılır. Asıl vicdansızlık bundan sonra başlar. Çünkü insan yaptığı iyiliğin-dilenciye para verip vicdan rahatlatırlar- sonucunun, bir insanın hayatına mal olacağını bilse de yapabilir mi sorusunu sorduruyor her seferinde. Eline geçen para ile uzun beyaz bir kadın montu alır adam. Üstelik gözünü ilk gördüğü anda ondan alamamacasına. Üstelik bunu toplum içinde giymemesi gerektiğini bildiği halde. İşte ilk öykü toplumsal algıların ve toplumsal normların ne derece büyük ve kötü olabileceğinin altını çizer. Bir manto yüzünden tıpkı bir paçavra gibi kullanılan bir insanın, türlü yaftalamaların yapıştırıldığı, herkesin alay ettiği ve vitrindeki mankenler gibi sergilendiği bir varlık haline gelir. Toplumun var etmesinin ve yok etmesinin kısa bir zaman diliminde mümkün olabileceğini anlatan güzel bir metin sunar bize Atay. En uzun ve kitaba ismini veren öyküsü ise Korkuyu Beklerken'dir. ''Korkuyu yaşamak değil kötü olan, asıl kötü olan onu beklemek ve hergün korkmak'' bu öyküde bana göre temel amaç budur. Korku eğer bir eylem halinde insanın karşısına çıkarsa tek seferde yaşayıp geçebileceği bir durumken, bu duygu sürekli ve sonu gelmez bir hal aldığında insanın gücünü, enerjisini, duygularını ve düşünme kapasitesini alıp götürür. Korku gelmedi, hala gelmedi, hala gelmedi diye diye insan yer bitirir kendini. Belki de insanın ortada o kadar da önemsediği gibi bir şey olmayacaktır. Ama korkuyu bekleyen bir insana bunu anlatmak ve idrak etmesini sağlamak mümkün olmayabilir. İşte bu öyküde de Oğuz Atay bunu hissettirmek istemiş bize. Öykü kişisi şehrin en uzak noktasındaki en uzak evinde oturur. Herkesten uzaklaşmak ve kimseyle karşılaşmamak için yapar bunu. Hayatında sadece evini temizleyeceği hizmetçisi vardır. Dış dünyaya kapalı, tamamen iç dünyası ile konuşkan ve onunla mücadele eden biridir. Yaptığı küçücük hareketlerin bile insanlar tarafından nasıl göründüğünün düşüncesi ile saatlerini, günlerini o konuya verecek biridir. Bir gün evinde masa üzerinde kendisine mi yoksa gelişigüzel başkasına mı yazıldığından emin olmadığı ve evindeki masanın üzerine tanımadığı bil dil ile yazılmış bir mektup alır. İşte artık saatlerini, günlerini, aylarını düşüneceği ve sadece bu konuda yoğunlaştırabileceği bir mektuptur bu. Birkaç cümleden oluşan ve duyduğunda kalbinin daha hızlı çarpmalarına yol açan ve onu eve hapseden birkaç cümledir sadece mektupta yazanlar. Bize kısa ve önemsiz gelen şey onun için tam ters bir hal alır. Aynı zamanda bu öyküde kafkaesk bir kurguda görmek mümkün. Karakterin birden kendini kocaman bir böcek olarak görmesi ve babasından nefret edip ona benzemek istememesi Kafka'dan etkilendiğini gösterir Atay'ın. Yalnızlığın yol açtığı bir yıkımı da görmek mümkündür aynı zamanda. Tıpkı Atay'ın ''yalnızlık, hafızayı zayıflatıyor'' dediği gibi zayıflar bir ruh. ''Ne evet ne hayır'' bölümünden ise Atay daha öyküye giriş yapmadan güzel bir aforizma ile öyküyü ve açıkçası bana göre, kendi öz benliğini açıklıyor. O cümle söyledir ''Bence herkesin insanlığa yararlı bir mesleği olmalı.'' Şimdi burada öyküden ziyade Atay sanki kendi yazın dünyasını tarif etmek istiyor gibi. Yazdığı roman ve hikayelerde bireyin derin ruhsal durumlarına eğilen ve bunu çözümlemeye çalışan Atay, mesleğini biz insanlığa karşı yerine getiriyor inancı verdi bana. Genel geçer bilgiler yerine bireyin hayattaki varoluşunu anlamlandırmasına ve bu uğurda ilerlemesine katkı sunuyor. (bu onu özümseyenler için geçerli bir kanı) Bu öyküde ise gazetenin bir bölümünde gelen mektuplara cevaplar yazmak, insanlara yardım etmek ve eksik olan ruhsal parçaları yerine getirmek gibi bir görev üstlenir. Ama bu mektupların karşılığını kendi düşünceleri ile açıklamasına izin verilmez ve baskı altında kalır başkişi. Toplumsal baskı kendini her koşulda hissettirir. Oğuz Atay derin ve engin bir deniz. Onun dalgalarına karşı koyabilmek ve kıyıya ulaşabilmek benim Atay okumalarımın hedefi. Eşimle beraber en yakın zamanda yaşadığı evi de ziyaret etmek suretiyle...
Edebiyat
Korkuyu BeklerkenOğuz Atay · İletişim Yayıncılık · 202233,4bin okunma
·
42 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.