Gönderi

Puan vermedi·260 syf.··
2026 3. kitabı
Zaman nedir? Biz genellikle zamanı saatlere, dakikalara, takvimlere böleriz. Böylece yaşamı düzenlediğimizi düşünürüz. Sabah işe gider, öğle yemek yer, akşam eve döneriz. Günleri, ayları ve yılları sıraya dizeriz. Oysa zaman bizim kurduğumuz bu düzenin içine sığmayacak kadar tuhaf bir şeydir. Çünkü “şimdi” dediğimiz şey bile dile geldiği anda geçmiş olur. İnsan tam bir anı yaşadığını sandığı sırada, o an çoktan ellerinin arasından kayıp gitmiştir. Belki de bu yüzden geçmiş bize çoğu zaman bir düş gibi görünür. Hem bizimdir hem değildir. Kimi anılar öylesine uzaktır ki, hatta acılar bile zamanın içinde toz tutar. İnsan belleği savunma mekanizması geliştirir. Hatırladığımız şeyler bile olduğu gibi kalmaz. Kimi kez dönüşür, eksilir, yeniden yazılır. Çünkü geçmiş artık yaşayan bir şey değil, donmuş bir nesnedir. Tam da bu nedenle, kimi zaman insanın içine garip bir duygu çöker. “Acaba gerçekten yaşandı mı bunları?” der. Geçmiş bazen bir film karesi gibi gelir. Varmış ama artık dokunulamıyormuş gibi. Yaşanırken sıradan olan şeyler, bittikten sonra bir ağırlık kazanır. Çünkü insan yaşarken çoğu zaman anın ayrımında değildir. O sırada yalnızca olaylar birbirini izler, günler akar, insanlar konuşur, yollar yürünür, mevsimler değişir. Fakat ne zaman ki o an sona erer, işte o zaman geriye yalnızca donmuş bir görüntü kalır. Belki de bu yüzden yaşamak ile anlatmak arasında büyük bir ayrım vardır. Yaşarken anın içinde kayboluruz. Anlatırken ise o anı doldururuz. Yaşarken sıradan görünen şeyler, anlatırken anlam kazanır. Çünkü anlatmak, geçmişe sonradan anlam vermektir. Ben bütün bunları, Sartre’nin Bulantı romanını okurken düşünüyorum. Çünkü Sartre, zamanı doğrusal bir çizgi gibi ele almaz. Geçmiş, şimdi ve gelecek onun anlatısında birbirine karışır. İnsan belleği gibi… Bir düşünceyle bir anda geçmişe sıçrar, sonra bugüne döner, ardından geleceğin boşluğuna bakar. Sanki zaman düz bir yol değil de üst üste binmiş katmanlardan oluşuyordur. Romanın baş karakteri Roquentin, zamanın kimi anlarda donduğunu duyumsar. Dünya hareket etmeye devam eder ama içeride bir şey durur. İşte bu donmuşluk anında beden bile yabancılaşır. İnsan kendi varlığını ağır, anlamsız bir et yığını gibi algılamaya başlar. Sartre’nin “bulantı” dediği şey tam da budur. Dünyanın çıplak gerçekliğiyle yüzleşmenin yarattığı sarsıntı... Çünkü biz gündelik yaşamda çoğu zaman dünyaya doğrudan bakmayız. Nesnelere isimler verir, anlamlar yükler, onları düzenleriz. Bir masa gördüğümüzde onun yalnızca “orada duran bir şey” olduğunu fark etmeyiz. Hemen onun işlevini düşünürüz. “Masa” deriz. Üzerine yemek yenir, yazı yazılır. Böylece çıplak varlığı değil, özünü görürüz. Ama Sartre’ye göre dünya kendi başına ne iyi ne kötüdür. Ne kutsaldır ne şeytani. Hiçbir nesne, hiçbir olay doğası gereği anlam taşımaz. Bir taş yalnızca taştır. Bir telefon yalnızca bir nesnedir. Başarı, ünvan, makam… Bunların hepsi insanlarca değer yüklenmiş şeylerdir. Onlara anlamı veren bizim bakışımızdır. Bu fikir ilk bakışta karamsar görünebilir. Çünkü eğer dünya kendi başına anlamsızsa, o zaman elimizde ne kalır? İşte Sartre burada ilginç bir kapı açar. Evet, "dünya anlamsızdır" der. Ama tam da bu yüzden özgürsün. Çünkü hazır bir anlam yoksa, onu yaratacak olan sensindir. Dünya sana “iyi”, “kötü”, “güzel”, “çirkin” diye önceden yazılmış bir senaryo sunmaz. İnsan bu boşluk karşısında kendi anlamını oluşturmak zorundadır. Varoluşun yükü biraz da buradan gelir. Sartre’nin meşhur düşüncesi olan “varoluş özden önce gelir” sözü tam burada belirir. İnsan bir masa gibi belirli bir amaçla üretilmez. Bir masa önce tasarlanır, sonra yapılır, yani özü önce gelir. İnsan ise dünyaya birdenbire fırlatılır. Önceden belirlenmiş bir kimliği, yazgısı, doğası yoktur. İnsan yaşadıkça, seçim yaptıkça kim olacağını kurar. Korkak mı olacaksın? Cesur mu? Sanatçı mı, zalim mi, dürüst mü? Bunların hiçbirisi sana doğuştan verilmez. Seçimlerin seni oluşturur. Eğer yalnızca adalet hakkında konuşuyor ama hiçbir şey yapmıyorsan, Sartre’ye göre gerçekten adaletli biri değilsindir. İnsan, düşüncelerinin değil, eylemlerinin toplamıdır. Fakat bu özgürlük aynı zamanda ağır bir yüktür. Çünkü insan seçim yaptığında sorumluluk da alır. Kaçacak bir yazgı yoktur. “Ben böyle yaratıldım” bahanesi yoktur. İnsan kendisini her gün yeniden oluşturur. Belki de bu yüzden insan sürekli kaçış yolları üretir. Sartre’ye göre kariyerler, sosyal roller, ünvanlar, evlilik kurumları ve toplumsal statüler çoğu zaman insanı çıplak gerçeklikten koruyan kalkanlara dönüşür. İnsan işe gider, rutinlere sarılır, görevler edinir. Çünkü durup gerçekten düşünürse o büyük boşlukla yüzleşmek zorunda kalacaktır. " Bir gün öleceği gerçeğiyle"... Roquentin’in gözünde birçok insan bir tür uyuşmuşluk içinde yaşar. Özellikle evlilik ve çocuk sahibi olma fikrine sert yaklaşır. Eğer insan yalnızca yalnızlıktan korktuğu için, toplum ondan bunu beklediği için ya da ölümsüzlük yanılsamasına sığınmak için çocuk yapıyorsa, bu bir kaçıştır. “Ben ölsem bile soyum devam edecek” düşüncesi insana sahte bir huzur verir. Oysa Sartre’nin karakteri acımasız biçimde şunu söyler. "Çocuğun da olsa, torunun da olsa, öldüğün anda yine yalnız öleceksin." Ama burada önemli bir ayrım vardır. Eğer insan tüm bu gerçekliği bilerek, özgürlüğüyle bir ilişki kurmayı ya da çocuk yetiştirmeyi seçiyorsa, işte o zaman bu seçim dürüst olur. Çünkü artık toplumun baskısıyla değil, kişinin kendi özgür iradesiyle yapılmıştır. Romanda sevgi bile otoriteden arındırılmış bir biçimde düşünülür. Yetkesiz sevgi, sevgiliyi bir mülk gibi görmemektir. Sahip olmadan sevmek… Onu kalıplara sokmadan, özgürlüğünü kabul ederek yanında olmak… Toplumun “şöyle sevilir”, “böyle davranılır” diye koyduğu yapay kuralları kırmaktır. Sartre’nin dünyasında insanların çoğu maskeler taşır. Tıpkı tiyatro oyuncuları gibi… Toplum, (ahlak, milliyetçilik, din, otorite figürleri ) bütün bunlar çoğu zaman birer rol sahnesine dönüşür. İnsanlar bu maskelerle yaşar, çünkü çıplak gerçeklik fazla serttir. Oysa Roquentin bu maskeleri yırtar. Yırttığı anda dünya ona fazlasıyla çiğ görünür. Nesneler fazla vardır. Varlık taşar. Her şey gereksiz, temelsiz ve açıklanamaz görünür. İşte bulantı, midenin bozulması değil, bilincin baş dönmesidir. Bir ağaca baktığında onun yalnızca bir ağaç olmadığını, açıklanamaz biçimde orada duran bir varlık olduğunu fark etmek… Dünyanın hiçbir açıklamasının olmadığını duyumsamak… İnsan dünyaya fırlatılmıştır. Belki de bütün sorun şudur. Bu boşlukla ne yapacağız? Sartre’nin cevabı karanlık değil özgürleştiricidir. Dünya sana anlam vermeyecek. Onu sen yaratacaksın. Belki sanatla... Belki aşkla... Belki yazıyla... Belki bir mücadeleyle... Kendini aramak, içeride hazır duran bir özü keşfetmek değildir. Kendini oluşturmak, her gün yeniden yaratmaktır. İnsan kendi seçimleridir. Belki de yaşamak, "anlamsız bir evrende, kendi anlamını kurma cesareti göstererek yaşamaktır."
Edebiyat
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 202128bin okunma
·
43 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.