Gönderi

Zihin, zaman ve farkındalık
Puan vermedi·304 syf.··
2026 4. kitabı
·
17 günde okudu
·
Okunma: 26 Mayıs 2026 00:00
Momo iyi dinler. O dinlerken insanlar birbirlerini anlamaya başlar. Tartışmalar yumuşar, karmaşa sakinleşir. Michael Ende’nin Momo romanında dinlemek yalnızca bir iletişim biçimi değildir; aynı zamanda bir farkındalık hâlidir. Momo’nun en güçlü yanı konuşmak değil, gerçekten dinleyebilmektir. Çöpçü Beppo, Momo’nun en yakın dostlarından biridir. İnsanlar ona soru sorduklarında hemen cevap vermez. Sessizleşir, düşünür ve sonunda öyle sade şeyler söyler ki, insan kendi sorusunu bile unutabilir. Çünkü Beppo cevap vermekten çok fark ettirir. Beppo’nun hayatı aceleye karşı kurulmuş gibidir. Sokakları süpürürken kendi ritmini tekrar eder: “Bir adım, bir nefes, bir süpürge.” Bu cümle kitabın ruhunu da anlatır. Çünkü insan yalnızca yaptığı şeye gerçekten odaklandığında anda kalabilir. Beppo’nun taşlardan ve eski duvarlardan söz ettiği bölümler bana insanın bazı şeyleri yalnızca bilgiyle değil, sezgiyle de hatırlayabileceğini düşündürdü. Sanki geçmiş çağların izlerini hissedebiliyordu. Bu durum bana büyük bir farkındalığı çağrıştırdı. Çünkü Momo ile Beppo’nun ortak noktası yargısız olmalarıydı. Onlar hayatı aceleyle tüketmek yerine gözlemleyen insanlardı. Momo’nun diğer yakın arkadaşı Gigi ise Beppo’nun tam tersidir. Hareketli, konuşkan ve hayal gücü yüksek biridir. Turistlere uydurma hikâyeler anlatır, onları eğlendirir. Parasız kalmayı önemsemez; onun için önemli olan kendisi olarak kalabilmektir. Gigi ve Beppo birbirinden çok farklı görünseler de ikisini birleştiren şey, hayatı hâlâ canlı bir yer olarak görebilmeleridir. Kitabın en çarpıcı tarafı “duman renkli adamlar”dır. Bana göre onlar yalnızca sistemi değil, insan zihninin hiç susmayan tarafını da temsil ediyor. Sürekli konuşan, hesap yapan, kıyaslayan, yargılayan o iç sesi… İnsan bazen kendi zihninin içinde kayboluyor. Zihin çoğu zaman insanı anda tutmaz. Sürekli geçmişi düşünür, geleceği hesaplar, eksikleri gösterir. “Daha hızlı olmalısın”, “Zaman kaybediyorsun”, “Daha verimli olmalısın” diye fısıldar. Böylece insan yaşadığı anın içinden uzaklaşır. Bu yüzden kitap bana şunu düşündürdü: Belki de mesele zihnin varlığı değil, zihnin efendi olmasıdır. Çünkü zihin tamamen kötü bir şey değildir. Hayal kurmayı, dili, yaratıcılığı ve üretmeyi de sağlar. Sorun, onun sürekli direksiyonda olmasıdır. İnsan zihninin her söylediğine inandığında anda kalamaz hâle gelir. Belki de yapılması gereken zihni susturmak değil, onu ön koltuktan arka koltuğa oturtmaktır. Orada varlığını sürdürür ama artık yolu o belirlemez. Yolu belirleyen şey farkındalık olur. Kitabı okurken kendi hayatımı da düşündüm. Çocuklara zihni anlatmanın ne kadar zor olduğunu fark ettim. Çünkü “zihin” soyut bir kavram. Bu yüzden kızımla konuşurken duman renkli adamlar yerine “kuşlar” metaforunu kullanmaya başladım. Sürekli öten, dikkati dağıtan kuşlar… “Kuşları gönderelim” diyorum bazen. Sonra yaptığımız şeye odaklanıyoruz. Aslında önemli olan zihni tamamen yok etmek değil; onun sesini fark edip tekrar ana dönebilmeyi öğrenmek. Duman renkli adamların insanlardan çaldığı şey yalnızca zaman değildir. Hayatın içindeki canlılık hissidir. Çünkü insanın gerçekten yaşadığı anlar çoğu zaman hiçbir işe yaramıyor gibi görünen anlardır: Bir dostla konuşmak, sessizce oturmak, bir çocuğu dinlemek, bir kitabın içinde kaybolmak… Modern dünya ise insana sürekli bunların gereksiz olduğunu söyler. Berber Fusi bölümü bunu çok güçlü anlatır. Duman adamlar ona daha hızlı çalışmasını, müşterileriyle daha az konuşmasını öğütler. Oysa hayatını değerli yapan şey tam da bu küçük anlardır. Annesiyle konuşması, müşterileriyle kurduğu bağ, kitap okuması… Zihin ise bunların hepsini “zaman kaybı” olarak göstermeye çalışır. Aslında modern dünyanın hastalığı biraz da budur. İnsan sürekli kendini optimize etmeye çalışırken yaşamayı unutuyor. Bu noktada kitap bana Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu kitabını hatırlattı. İnsan artık dış baskıyla değil, kendi zihninin baskısıyla yoruluyor. Kitapta zaman tasarrufu arttıkça insanların mutsuzlaşması tesadüf değildir. Çünkü yaşam yalnızca verimlilikle ölçülemez. İnsan ruhunu besleyen şey bazen tamamen “işe yaramaz” görünen anların içinde saklıdır. Bu durum çocukları da etkiler. Başta neşeli, yaratıcı ve canlı olan çocuklar zamanla sessizleşmeye başlar. Hayal güçleri körelir. Çünkü yetişkinlerin mutsuzluğu çocuklara da bulaşır. Ailelerin artık çocuklarına ayıracak vakti kalmaz. Çocuklar pahalı oyuncaklara sahip olur ama birlikte geçirilen zaman giderek azalır. Kitaptaki “çocuk depoları” bölümü bu yüzden çok sarsıcıdır. Çocukların hayal kurmalarına, sıkılmalarına ve özgürce oyun oynamalarına izin verilmez. Her şey kontrollü ve verimli olmak zorundadır. Sonunda çocuklar sevinmeyi, heyecanlanmayı ve üretmeyi unuturlar. Momo’nun çocuklarla yakın olmasının nedeni de budur belki. Çocukların zihni yetişkinler kadar gürültülü değildir. Onlar anın içinde daha kolay kalabilirler. Bu yüzden duman renkli adamlar çocuklar üzerinde aynı etkiyi kuramaz. Momo’nun kaplumbağayı takip ettiği bölümler kitabın en güçlü metaforlarından biridir. Bana göre kaplumbağa yavaşlığı, dinginliği ve otopilottan çıkmayı temsil ediyor. İnsan hızlandıkça hayatı fark etmeden yaşamaya başlıyor. Ama yavaşladığında ayrıntıları görebiliyor. Kaygı azalıyor, farkındalık artıyor. Momo’nun Hora Usta ile karşılaşması zaman kavramını daha da derinleştirir. Orada zaman artık saatlerle ölçülen bir şey olmaktan çıkar. İnsanların iç dünyalarıyla, bilinçleriyle ve yaşam deneyimleriyle bağlantılı hâle gelir. Kitaptaki yaşam çiçekleri ise bana insanın gerçekten yaşadığı anları simgeliyormuş gibi geliyor. Acele edilmeden hissedilen, ruhu besleyen anları… Çünkü bazen hayatı büyüten şey sürekli bir yere yetişmek değil; bir sesi dinlemek, bir dostlukta kalmak ya da hiçbir amacı olmadan gökyüzüne bakabilmektir. Momo aslında yalnızca zamanı anlatan bir kitap değil. İnsanın modern dünyanın içinde kendini kaybedişini anlatıyor olabilir. Çünkü bugün birçok insan yaşadığını sanırken aslında yalnızca yetişmeye çalışıyor. Belki de en büyük yoksulluk zamansızlık değil, farkındalıksızlık. Çünkü insanın yüreğinde açan yaşam çiçekleri ancak anda kalabildiğinde canlı kalıyor. Ve belki de bütün mesele, zihnin hiç susmaması değil; onun sesinin arasından kendi hakiki sesimizi duyabilmek. Çünkü insan bazen yalnızca yavaşlayınca gerçekten yaşamaya başladığını fark ediyor.
MomoMichael Ende · Pegasus Yayınları · 201782,2bin okunma
·
41 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.