Puan vermedi·304 syf.····Okunma: 26 Mayıs 2026 00:00 Momo iyi dinler. O dinlerken insanlar birbirlerini anlamaya başlar. Tartışmalar
yumuşar, karmaşa sakinleşir. Michael Ende’nin Momo romanında dinlemek
yalnızca bir iletişim biçimi değildir; aynı zamanda bir farkındalık hâlidir. Momo’nun
en güçlü yanı konuşmak değil, gerçekten dinleyebilmektir.
Çöpçü Beppo, Momo’nun en yakın dostlarından biridir. İnsanlar ona soru
sorduklarında hemen cevap vermez. Sessizleşir, düşünür ve sonunda öyle sade
şeyler söyler ki, insan kendi sorusunu bile unutabilir. Çünkü Beppo cevap
vermekten çok fark ettirir.
Beppo’nun hayatı aceleye karşı kurulmuş gibidir. Sokakları süpürürken kendi
ritmini tekrar eder: “Bir adım, bir nefes, bir süpürge.” Bu cümle kitabın ruhunu da
anlatır. Çünkü insan yalnızca yaptığı şeye gerçekten odaklandığında anda kalabilir.
Beppo’nun taşlardan ve eski duvarlardan söz ettiği bölümler bana insanın bazı
şeyleri yalnızca bilgiyle değil, sezgiyle de hatırlayabileceğini düşündürdü. Sanki
geçmiş çağların izlerini hissedebiliyordu. Bu durum bana büyük bir farkındalığı
çağrıştırdı. Çünkü Momo ile Beppo’nun ortak noktası yargısız olmalarıydı. Onlar
hayatı aceleyle tüketmek yerine gözlemleyen insanlardı.
Momo’nun diğer yakın arkadaşı Gigi ise Beppo’nun tam tersidir. Hareketli,
konuşkan ve hayal gücü yüksek biridir. Turistlere uydurma hikâyeler anlatır, onları
eğlendirir. Parasız kalmayı önemsemez; onun için önemli olan kendisi olarak
kalabilmektir. Gigi ve Beppo birbirinden çok farklı görünseler de ikisini birleştiren
şey, hayatı hâlâ canlı bir yer olarak görebilmeleridir.
Kitabın en çarpıcı tarafı “duman renkli adamlar”dır. Bana göre onlar yalnızca
sistemi değil, insan zihninin hiç susmayan tarafını da temsil ediyor. Sürekli
konuşan, hesap yapan, kıyaslayan, yargılayan o iç sesi… İnsan bazen kendi
zihninin içinde kayboluyor.
Zihin çoğu zaman insanı anda tutmaz. Sürekli geçmişi düşünür, geleceği hesaplar,
eksikleri gösterir. “Daha hızlı olmalısın”, “Zaman kaybediyorsun”, “Daha verimli
olmalısın” diye fısıldar. Böylece insan yaşadığı anın içinden uzaklaşır.
Bu yüzden kitap bana şunu düşündürdü: Belki de mesele zihnin varlığı değil, zihnin
efendi olmasıdır. Çünkü zihin tamamen kötü bir şey değildir. Hayal kurmayı, dili,
yaratıcılığı ve üretmeyi de sağlar. Sorun, onun sürekli direksiyonda olmasıdır.
İnsan zihninin her söylediğine inandığında anda kalamaz hâle gelir. Belki de
yapılması gereken zihni susturmak değil, onu ön koltuktan arka koltuğa
oturtmaktır. Orada varlığını sürdürür ama artık yolu o belirlemez. Yolu belirleyen
şey farkındalık olur.
Kitabı okurken kendi hayatımı da düşündüm. Çocuklara zihni anlatmanın ne kadar
zor olduğunu fark ettim. Çünkü “zihin” soyut bir kavram. Bu yüzden kızımla
konuşurken duman renkli adamlar yerine “kuşlar” metaforunu kullanmaya
başladım. Sürekli öten, dikkati dağıtan kuşlar… “Kuşları gönderelim” diyorum
bazen. Sonra yaptığımız şeye odaklanıyoruz. Aslında önemli olan zihni tamamen
yok etmek değil; onun sesini fark edip tekrar ana dönebilmeyi öğrenmek.
Duman renkli adamların insanlardan çaldığı şey yalnızca zaman değildir. Hayatın
içindeki canlılık hissidir. Çünkü insanın gerçekten yaşadığı anlar çoğu zaman hiçbir
işe yaramıyor gibi görünen anlardır: Bir dostla konuşmak, sessizce oturmak, bir
çocuğu dinlemek, bir kitabın içinde kaybolmak… Modern dünya ise insana sürekli
bunların gereksiz olduğunu söyler.
Berber Fusi bölümü bunu çok güçlü anlatır. Duman adamlar ona daha hızlı
çalışmasını, müşterileriyle daha az konuşmasını öğütler. Oysa hayatını değerli
yapan şey tam da bu küçük anlardır. Annesiyle konuşması, müşterileriyle kurduğu
bağ, kitap okuması… Zihin ise bunların hepsini “zaman kaybı” olarak göstermeye
çalışır.
Aslında modern dünyanın hastalığı biraz da budur. İnsan sürekli kendini optimize
etmeye çalışırken yaşamayı unutuyor. Bu noktada kitap bana Byung-Chul Han’ın
Yorgunluk Toplumu kitabını hatırlattı. İnsan artık dış baskıyla değil, kendi zihninin
baskısıyla yoruluyor.
Kitapta zaman tasarrufu arttıkça insanların mutsuzlaşması tesadüf değildir. Çünkü
yaşam yalnızca verimlilikle ölçülemez. İnsan ruhunu besleyen şey bazen tamamen
“işe yaramaz” görünen anların içinde saklıdır.
Bu durum çocukları da etkiler. Başta neşeli, yaratıcı ve canlı olan çocuklar zamanla
sessizleşmeye başlar. Hayal güçleri körelir. Çünkü yetişkinlerin mutsuzluğu
çocuklara da bulaşır. Ailelerin artık çocuklarına ayıracak vakti kalmaz. Çocuklar
pahalı oyuncaklara sahip olur ama birlikte geçirilen zaman giderek azalır.
Kitaptaki “çocuk depoları” bölümü bu yüzden çok sarsıcıdır. Çocukların hayal
kurmalarına, sıkılmalarına ve özgürce oyun oynamalarına izin verilmez. Her şey
kontrollü ve verimli olmak zorundadır. Sonunda çocuklar sevinmeyi,
heyecanlanmayı ve üretmeyi unuturlar.
Momo’nun çocuklarla yakın olmasının nedeni de budur belki. Çocukların zihni
yetişkinler kadar gürültülü değildir. Onlar anın içinde daha kolay kalabilirler. Bu
yüzden duman renkli adamlar çocuklar üzerinde aynı etkiyi kuramaz.
Momo’nun kaplumbağayı takip ettiği bölümler kitabın en güçlü metaforlarından
biridir. Bana göre kaplumbağa yavaşlığı, dinginliği ve otopilottan çıkmayı temsil
ediyor. İnsan hızlandıkça hayatı fark etmeden yaşamaya başlıyor. Ama
yavaşladığında ayrıntıları görebiliyor. Kaygı azalıyor, farkındalık artıyor.
Momo’nun Hora Usta ile karşılaşması zaman kavramını daha da derinleştirir. Orada
zaman artık saatlerle ölçülen bir şey olmaktan çıkar. İnsanların iç dünyalarıyla,
bilinçleriyle ve yaşam deneyimleriyle bağlantılı hâle gelir.
Kitaptaki yaşam çiçekleri ise bana insanın gerçekten yaşadığı anları simgeliyormuş
gibi geliyor. Acele edilmeden hissedilen, ruhu besleyen anları… Çünkü bazen
hayatı büyüten şey sürekli bir yere yetişmek değil; bir sesi dinlemek, bir dostlukta
kalmak ya da hiçbir amacı olmadan gökyüzüne bakabilmektir.
Momo aslında yalnızca zamanı anlatan bir kitap değil. İnsanın modern dünyanın
içinde kendini kaybedişini anlatıyor olabilir. Çünkü bugün birçok insan yaşadığını
sanırken aslında yalnızca yetişmeye çalışıyor.
Belki de en büyük yoksulluk zamansızlık değil, farkındalıksızlık. Çünkü insanın
yüreğinde açan yaşam çiçekleri ancak anda kalabildiğinde canlı kalıyor. Ve belki
de bütün mesele, zihnin hiç susmaması değil; onun sesinin arasından kendi hakiki
sesimizi duyabilmek. Çünkü insan bazen yalnızca yavaşlayınca gerçekten
yaşamaya başladığını fark ediyor.