Herkes gitti sayın arkadaşlar, herkes. Gidişlerin fiziksel uzaklaşma olduğunu sanırdım, meğer öyle değilmiş. Belli bir yerden sonra hayatınızdan herkes gider. En yakın arkadaşınız, dostlarınız, aileniz bile çünkü gidişler küçük kırılışlarla olur. Hatta bir gün gelecek en yakınınızdaki insanın bile sizi hiç tanımadığını anlayacaksınız. Aynı şekilde sizin de onları. İnsan her an bir oluşum, değişim içindedir. Biz bile bu değişimin hızına ayak uyduramıyorken başkasının nasıl ayak uydurmasını bekleyebiliriz ki? Gün geçtikçe hayata yabancı kalıyorum, en çok da yaşamın kendisine. Karanlığın bastırdığı bu odada dolunay ışığıyla etrafı hafiften aydınlatıyor. Yine içsel huzursuzlukla baş başayız. Hafiften sokaklarda gök gürlemeye başladı. Bulutlar ağır ağır etrafı kuşatıyor, zaman bile farklı bir evrende akıyormuşçasına yavaşça ilerliyor. Sanki bu sessizliği daha derinden hissetmemizi istiyor. Şimşek, elektrik devresi gibi etrafa çarpıyor. Bu kaotik ortamda bulutlar sessizce ağlıyor. Pencereden dışarıya bakıyorum, bu kocaman evrende ne kadar da yalnızmışım. Oturup içimi dökeceğim, beni anlayacağını düşündüğüm tek bir kişi bile yokmuş. Bazen insanın ruhu o kadar ağırlaşır ki ruhu rahatlasın diye son çare olarak sadece ağlamak ister fakat güçlü kalmak zorunda olduğumuzu bildiğimiz için bunu bile kendimize çok gördük. Şimşek çakarken neden yağmurla birleşip elektrik oluşturmaz biliyor musunuz? Çünkü her bir yağmur damlası ayrı ayrı düşer ve damlalar arasında hava boşluğu oluşur. Bu yüzden tek bir şerit haline gelemeyen şimşek elektrik oluşturamaz. Bizim durumumuz da tıpkı bunun gibi, başkasında bizim ağırlığımız olmasın diye bir yağmur damlası gibi tek başımıza her defasında savaşıyoruz. Taşıyamadığımız bir ağırlığın ağrısını bile başkasına yüklemek istemiyoruz. Her şeye rağmen böylesi daha cazip gözüküyor, üzerimize harabelerden mezarlıklar diktiler. Bizse mezarda açan çiçeklere döndük; kimse ulaşamasın, koparamasın diye. Geriye dönüp baktığımızda ise sadece o koca, mutlak varoluşsal yalnızlığımız kalmış...