Dışarıdan bakıldığında sıradan ve içine kapanık biri gibi görünen Raif Efendi'nin geçmişine açılan kapı aralandığında bambaşka bir hayat ortaya çıkıyor. Gençliğinde Berlin'de yaşayan Raif, bir sanat sergisinde Maria Puder ile tanışıyor ve hayatını derinden etkileyen bir ilişki yaşamaya başlıyor. Ancak zaman, mesafeler ve insanların söyleyemedikleri sözler bu ilişkinin yönünü değiştiriyor. İlk bakışta bir aşk hikâyesi gibi görünse de aslında insanın kendi içine gömülüşünün hikâyesini anlatıyor.
Burada yaşanan trajedinin büyük olaylardan değil, söylenmeyen cümlelerden doğmasını da gördüm. Bazı insanlar kavga ederek kaybetmez, susarak kaybeder. Raif Efendi'nin hayatı boyunca taşıdığı yükün önemli bir kısmı da buydu. İnsan bazen başına gelenlerden değil, söyleyemediği şeylerden yaşlanıyor. Bu yüzden okurken aklıma sürekli şu düşünce geldi: Hayatımızı değiştiren anlar bazen yaptıklarımız değil, yapamadıklarımızdır. Bir kelime eksik kalır, bir adım atılmaz ve yıllar sonra bütün hayat o eksikliğin etrafında şekillenir.
Çekici kısım insanların birbirini ne kadar az tanıdığıydı. Raif Efendi çevresindekiler için silik, önemsiz ve sıradan biri gibi görünürken içinde kimsenin bilmediği koskoca bir evren taşıyor. Bu bana günlük hayatta karşılaştığımız insanları düşündürdü. Belki otobüste yanımızda oturan, belki her gün selam verdiğimiz biri, içinde romanlara sığmayacak kadar büyük acılar taşıyordur. Eserdeki en güçlü fikirlerden biri de buydu bence: İnsanların en gürültülü tarafları değil, kimseye göstermedikleri sessizlikleri onları gerçekten tanımlar.