Puan vermedi·460 syf.····Okunma: 01 Haziran 2026 12:08 “Kara Kitap’ı okurken fark ettim ki bazı insanlar da bu kitaptaki karakterler gibi… Kendilerini arıyorlar ama başkalarının hayatında. Aynaya bakmak yerine dedikoduya bakınca insanın kim olduğunu bulması biraz zor tabii.
Orhan Pamuk öyle bir İstanbul çiziyor ki; sokaklar kayıp, insanlar kayıp, düşünceler kayıp… Bir tek herkesin fikri var. Tanıdık geldi mi?
Kitap boyunca insanlar birbirlerini arıyor gibi görünüyor. Ama aslında herkes kendinden kaçıyor. Çünkü insanın kendisiyle yüzleşmesi, başkasını yargılamasından çok daha zor.
Düşünsenize… Kendi hayatını anlamlandıramayan insanlar, başkalarının hayatına anlam biçmeye çalışıyor. Kendi hikâyesini yazamayanlar, başkalarının cümlelerinde noktalama işareti olmaya razı oluyor.
Kitap aslında bir kayboluş hikâyesi değil; kimlik meselesi. Çünkü bazen insanlar kendileri olmaktan o kadar yoruluyor ki başkasının hayatını yaşamaya çalışıyorlar.
Bugün de çok farklı değil. İnsanlar aynı cümleleri kuruyor, aynı öfkeleri paylaşıyor, aynı şeyleri beğeniyor. Farklı olmak için çırpınırken birbirinin kopyasına dönüşüyor.
En ironik tarafı da şu: Hepimiz özgün olduğumuzu iddia ediyoruz ama çoğu zaman başkalarının düşüncelerini ödünç alıyoruz. Kendi sesimizi bulmak yerine kalabalığın sesine karışıyoruz.
Kara Kitap bana şunu düşündürdü; kaybolmak bazen bir sokakta olmaz, bazen insan kendi ezberlerinde kaybolur. Ve ne yazık ki bazıları ömür boyu çıkış tabelasını göremez.
Çünkü insan alıştığı yalanları, yüzleşeceği gerçeklere tercih eder. Rahatlatan bir yanılsama, çoğu zaman rahatsız eden bir hakikatten daha cazip gelir.
Belki de bu yüzden herkes gerçeği aradığını söyler ama çok az insan onu bulmak ister. Çünkü gerçek bulunduğunda değişmek gerekir. Değişmek ise çoğu insanın cesaret edemediği bir yolculuktur.
Kitaptaki İstanbul da bu yüzden büyüleyici. Her köşesinde başka bir hikâye, her hikâyenin içinde başka bir yalnızlık var. Kalabalıkların ortasında bile insanın kendini bu kadar yalnız hissedebilmesi biraz ürkütücü.
Ve sonra şu soru geliyor aklıma: İnsan gerçekten kaybolabilir mi? Yoksa kaybolmak dediğimiz şey, aslında kendimizden uzaklaşmak mıdır?
Belki de bazı insanlar bir adresi değil, kendilerini kaybetmiştir. Bu yüzden ne kadar ararlarsa arasınlar bulamazlar. Çünkü yanlış yerde arıyorlardır.
Kitabı kapattığınızda hikâye bitmiyor. Çünkü geriye yalnızca karakterlerin değil, bizim de cevabını vermek zorunda olduğumuz bir soru kalıyor: Hayatımız boyunca gerçekten kendimizi mi arıyoruz, yoksa başkalarının bize biçtiği rolleri mi? Belki de insanın en büyük kayboluşu, yolunu şaşırması değil; başkasının çizdiği haritada kendi izini aramasıdır.