Orhan Pamuk’u çok kolay okuyan biri değilim; dili, detayları, zihninin kıvrımları bazen yorucu gelebiliyor. Ama Benim Adım Kırmızı bende farklı bir yer açtı.
Romanın o masalsı tınısı — hatta yer yer Elif Şafak’ın bazı kitaplarındaki o büyülü atmosferi andıran dokusu — beni içine çekti.
Pamuk’un zihninin inanılmaz detaylı işleyişine kitap boyunca tanık oluyorsun.
Her renk, her çizgi, her bakış açısı bir anlam taşıyor.
Sanki romanı değil, bir minyatürü okuyorsun: katman katman, ince ince, sabırla işlenmiş.
Beni en çok şaşırtan şeylerden biri, romandaki mizah oldu.
Pamuk’un genelde ağır, melankolik bir tonu vardır; ama burada karakterlerin iç seslerinde, anlatıcı değişimlerinde, hatta cinayet hikâyesinin ortasında bile ince bir mizah dolaşıyor.
Bu mizah, romanın karanlık atmosferini hafifletiyor ve okuru sürekli diri tutuyor.
Romanın çok sesli yapısı — renklerin, nesnelerin, hatta bir ağacın bile konuştuğu bölümler — hem masalsı hem de cesur bir anlatım tekniği.
Bu teknik, romanı sadece bir polisiye olmaktan çıkarıp, sanatın, bakışın ve temsilin ne olduğuna dair bir düşünce alanına dönüştürüyor.