Gece Yarısı Kütüphanesinden sonra Matt Haig’in en sevdiğim ikinci romanı oldu Hayat İmkânsız.
Haig yine benzer bir temayı işliyor: hayata küsen birinin, kendi iç karanlığından yavaş yavaş geri dönüşü. Ama bu kez hikâye daha doğanın içinde, daha dingin, daha “yeryüzüne ait” bir yerden akıyor.
Romanın merkezindeki karakter, Ibiza’da bir kulübede yaşayan, dünyadan elini eteğini çekmiş bir adam. Onun yalnızlığı, doğayla kurduğu ilişki, insanlardan uzaklaşma sebebi… tümü bana Human Design felsefesini ortaya atan Ra Uru Hu’nun hikâyesini hatırlattı. Sanki Haig, modern dünyanın gürültüsünden kaçıp kendi iç sesini duymaya çalışan herkese bir selam gönderiyor.
Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri, doğayı koruma ve ona sahip çıkma temasının çok ince ama güçlü bir şekilde işlenmiş olması. Haig, doğayı bir fon olarak değil, karakterlerden biri gibi anlatıyor. Ağaçların, rüzgârın, denizin, sessizliğin bile bir dili var. Kahramanın iyileşme süreci de aslında doğanın ritmine kendini bırakmasıyla başlıyor.
Roman ilerledikçe, karakterin geçmişiyle yüzleşmesi, kendi kırılganlığını kabul etmesi ve yeniden hayata tutunması çok insani bir yerden anlatılıyor. Haig’in en sevdiğim yanı burada:
Karanlığı romantize etmiyor, ama ondan çıkışın mümkün olduğunu da unutturmuyor.