Şiir, insanın kendi içine yaptığı en tekinsiz ama en samimi yolculuktur. Modern çağın gürültüsü içinde kaybolan o ince sesi duymak, ancak kelimelerin ustalıkla yontulduğu bir sessizlikle mümkündür. Muhammet İsa Öztürk’ün, yahut okurunun da aşina olduğu zarif mahlasıyla Mahir Karasu’nun ( Mahir Karasu ) kaleminden süzülen Saklı Düş ( Saklı Düş ), tam da bu sessizliğin ortasında yankılanan bir iç döküm. Eseri okurken, şairin klasik şiirimizin kadim hüznünü, divan edebiyatının 'melal'ini bugünün betonlaşmış sokaklarına nasıl taşıdığını uzun uzun düşündüm.
Kitap, "Ölüm bir aşk idi ve hepimiz âşık olacaktık" gibi sarsıcı bir dizeyle karşılıyor bizi. Öztürk, ölümü soğuk bir yok oluş değil, "şiircesi vuslat" olan bir tamamlanma, tabiata karışma hali olarak okura sunuyor. Sayfalarda gezinirken, şairin beslendiği coğrafyanın, kadim Mardin’in rüzgârını ve taşa sinmiş vakarını hissetmemek elde değil. Ancak beni asıl duraksatan ve şiirlerin omurgasını oluşturan unsur, dizelerdeki derin çocukluk ve masumiyet vurgusu oldu. Şairin çocuk pedagojisi üzerine aldığı akademik formasyonun, onun dünyaya bakışını nasıl derinden şekillendirdiğini; sokağın acısını, "kan emilen masumiyeti" ve "babası olmayan bahçeleri" resmederken kelimelerine nasıl incelikli bir merhamet kattığını görebiliyorsunuz. O, sadece bir şair olarak değil, incinmiş çocuk ruhların dilinden anlayan mahir bir gözlemci olarak konuşuyor.
Saklı Düş ( Saklı Düş ), okuru sarsıp bir kenara bırakmayan, aksine onun elinden tutup kendi içindeki unutulmuş masumiyetiyle yüzleştiren bir eser. Gündelik hayatın hızına ve "iki yüzlü cümlelere" yenik düştüğümüz şu günlerde, bir an durup şairin o dilsiz şarkısına kulak vermek eminim ki hepimize iyi gelecektir. Belki de bu dizeler, toprağa içirmeden gözyaşlarımızı, kendi içimizdeki o saf çocuğu yeniden yeşertmemiz için bir davettir.