Umberto Eco okumak benim için her zaman biraz meydan okumaya benziyor. Çünkü Eco size yalnızca bir hikâye anlatmıyor; sizi tarihin, siyasetin, dinin, felsefenin ve insan zihninin karmaşık koridorlarında uzun bir yolculuğa çıkarıyor. Prag Mezarlığı da tam olarak böyle bir kitaptı. Okurken birçok kez durup araştırma yapma ihtiyacı hissettim, bazı bölümleri tekrar okudum ve zaman zaman olaylardan çok fikirlerin peşinden gittim.
Bu roman klasik anlamda bir polisiye ya da gerilim kitabı değil. Ortada çözülmeyi bekleyen bir cinayet veya okuyucuyu sürekli ters köşeye yatıran bir gizem yok. Asıl mesele, tarihin nasıl yazıldığı, insanların nasıl yönlendirildiği ve nefretin nasıl üretildiği. Eco, bu kez mezarların arasında dolaşırken aslında insanlığın karanlık tarafını kazıyor.
Kitabın merkezinde Simone Simonini var. Fakat Simonini dediğimiz kişi bile tek bir kişiden ibaret değil gibi. Daha ilk sayfalardan itibaren insan kendine şu soruyu soruyor: “Bu adam gerçekten kim?” Çünkü anlatıcıya güvenmek neredeyse imkânsız. Hafızası parçalanmış, kimliği bölünmüş, gerçekle kurgu arasındaki çizgiyi sürekli bulanıklaştıran bir karakterle karşı karşıyayız.
Ben romanı biraz da psikanalitik bir gözle okumaya çalıştım. Özellikle Freud'un id, ego ve süperego kavramları sık sık aklıma geldi. Simonini bana sağlıklı işleyen bir benlikten çok, kendi içinde parçalanmış bir zihni hatırlattı. Sahtekârlık yapan, belgeler üreten, insanları manipüle eden, nefretle beslenen bu karakterin aslında kendisiyle bile barışık olmadığını düşündüm.
Peder Dalla Piccola karakteri özellikle dikkatimi çekti. Sanki Simonini'nin bastırdığı taraflarının vücut bulmuş hali gibiydi. Bir yerde vicdanı, başka bir yerde ahlaki yükleri, bazen de cezalandırıcı bir iç sesi temsil ediyor gibiydi. Sürekli ortaya çıkıp kaybolması, ölmesi ve yeniden belirivermesi bana oldukça sembolik geldi. Eco'nun burada bilinçaltı ile oynadığını hissettim.
Roman boyunca Yahudilik, antisemitizm, Cizvitler, Tapınak Şövalyeleri, Katolik kurumlar, gizli örgütler, siyasi komplolar ve devlet-din ilişkileri gibi çok geniş bir yelpazede dolaşıyoruz. Üstelik bunların büyük kısmı gerçek tarihî olaylar ve kişiler üzerinden anlatılıyor. Garibaldi, Mazzini, Cavour, Napolyon, Émile Zola gibi isimler hikâyenin içinde yer alıyor. Ancak Eco'nun yaptığı şey tarih kitabı yazmak değil. Gerçek olayları alıp onların etrafında son derece sisli, manipülatif ve rahatsız edici bir kurgu örmek.
Kitabın en etkileyici yanı da buydu bence. Çünkü okurken sürekli şunu düşünüyorsunuz: İnsanlar bir yalana neden inanır? Bir belge sahte olsa bile neden gerçekmiş gibi kabul edilir? Bir topluluğa duyulan nefret nasıl örgütlenir? Bugün bile sosyal medyada, siyasette ve gündelik hayatta karşılaştığımız birçok manipülasyonun köklerini bu romanda görmek mümkün.
Eco'nun anlatmak istediği şey yalnızca antisemitizmin tarihsel inşası değil. Aynı zamanda nefretin nasıl üretildiği, nasıl yayıldığı ve nasıl meşrulaştırıldığı. Romanın en ürkütücü tarafı da bu zaten. Çünkü anlatılanların bir kısmı geçmişte kalmış gibi görünse de aslında hâlâ hayatımızın içinde.
Bununla birlikte kitabın kolay okunan bir roman olduğunu söyleyemem. Aksine oldukça zorlayıcı bir metin. Tarih bilgisi, dinler tarihi, Avrupa siyaseti ve dönemin olayları hakkında temel bir altyapınız yoksa bazı bölümlerde kaybolmanız çok olası. Hatta zaman zaman sanki Eco bütün entelektüel birikimini bu kitaba boşaltmış gibi hissettim. Dipnotlarla, araştırmalarla ve ek okumalarla desteklenince çok daha anlam kazanan bir eser.
Bir de işin eğlenceli tarafı var. Onca nefret, komplo, suikast ve siyasi entrikanın arasında Eco'nun yemeklere ayırdığı yer gerçekten şaşırtıcıydı. Sayfalar boyunca öyle iştahla anlatılan yemekler var ki bazen tarihî komploları bırakıp mutfak kısmına odaklandığımı fark ettim. Tereyağının başrolde olduğu tarifler özellikle dikkat çekiciydi. Bu açıdan bakınca kitap, karanlık bir tarih anlatısının içine serpiştirilmiş gastronomik bir şölen de sunuyor.
Sonuç olarak Prag Mezarlığı benim için sadece bir roman değil, aynı zamanda tarih, ideoloji ve insan psikolojisi üzerine uzun bir düşünce egzersizi oldu. Yorucu muydu? Kesinlikle. Zaman zaman karmaşık mıydı? Evet. Ama aynı zamanda çok zihin açıcıydı. Eğer sürükleyici bir olay örgüsü arayan biriyseniz bu kitap sizi zorlayabilir. Ancak tarihin nasıl manipüle edildiğini, nefret söylemlerinin nasıl üretildiğini ve güvenilmez bir anlatıcının zihninde dolaşmayı seviyorsanız, Prag Mezarlığı unutulması kolay olmayan bir okuma deneyimi sunuyor.
Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey tek bir karakter ya da olay değil, şu düşünce oldu: Tarih bazen yaşananlardan çok, anlatılanlardan oluşuyor. Ve onu kimin anlattığı, çoğu zaman gerçeğin kendisi kadar önemli.