Vanessa Bennett’ın Annelik Miti kitabını okurken, modern kadının omuzlarına yüklenen o “kusursuz anne” ve “kusursuz kadın” beklentisinin aslında ne kadar ağır bir yük olduğunu bir kez daha fark ettim. Yazar, bir psikoterapist olarak danışanlarının ortak sıkışmışlıklarını ve yaşadığı görünmez baskıları anlatırken, meselenin sadece annelerin yaşadığı bir kafa karışıklığı olmadığını da açıkça gösteriyor. Çünkü kitap yalnızca anneliği değil; kadınlığın yıllardır fedakârlık ve annelik üzerinden tanımlanmasını sağlayan o köklü kalıpları da sorguluyor. Bir yandan da bize sürekli sunulan “her şeye sahip olabilirsin” söyleminin ne kadar yorucu ve gerçek dışı olduğunu gözler önüne seriyor.
Anne olmayı hiçbir zaman düşünmeyen bir feminist olarak bu kitabı okumak benim için oldukça güçlü bir yüzleşmeydi. Çünkü yıllardır kadınlara, “tam” ve “makbul” bir kadın olmanın yolunun annelikten, kendini adamaktan ve kendi isteklerini geri plana atmaktan geçtiği anlatıldı. Oysa kitapta da söylendiği gibi, kadının sınır koymasını ya da yalnız kalmak istemesini “bencillik” olarak gösteren bu anlayış aslında çok daha büyük bir sistemin parçası. Kendini feda etmeyi kutsallaştıran bu düzenin içinde, insanın kendi varlığını korumaya çalışması bile bazen suçluluk duygusuna dönüşebiliyor. Bu yüzden buna karşı çıkmak sadece bir tercih değil, insanın kendine karşı sorumluluğu gibi geliyor bana.
Kitabın özellikle “Seks Mitleri” bölümüne geldiğimde mesele benim için daha da derinleşti. Kadın bedeninin ve kadın arzusunun nasıl yıllarca erkek hazzı etrafında şekillendirildiğini okumak gerçekten çarpıcıydı. Sürekli partneri memnun etme kaygısı, toplumun beklentileri ve dışarıdan nasıl göründüğüne dair baskılar derken kadın zamanla kendi bedeninden ve ne istediğinden uzaklaşabiliyor. İnsan bir noktadan sonra başkalarının beklentilerine göre yaşamaya başlayınca kendi sesini duyamaz hale geliyor. Bu yüzden annelik mitini sorgulamakla kadının kendi arzusunu ve özgürlüğünü geri kazanması bana göre aynı yolun parçaları.
Kitapta beni en çok heyecanlandıran ve umut veren şey ise dünyanın farklı yerlerinde bu dayatmaları reddeden kadınların sesiydi. Güney Kore’de ortaya çıkan 4B hareketinden dünyanın farklı yerlerindeki feminist mücadelelere kadar kadınlar artık kendilerine ait olmayan suçluluk duygularını taşımayı reddediyor. Ve bence bu çok önemli. Çünkü annelik maskesini indirmek sadece çocuk büyüten kadınların üzerindeki baskıyı hafifletmiyor; bizim gibi anne olmayı seçmeyen kadınların da eksik değil, tam ve özgür bireyler olarak var olabileceğini daha görünür hale getiriyor. Kendi sınırlarını çizmek, dayatılan kalıplara sığmayı reddetmek ve içindeki bağımsız kadına alan açmak isteyen herkesin bu kitaptan kendine ait bir şey bulabileceğini düşünüyorum.